CERİT HABER

Üye girişi






Kayıp Parola?
Hesabınız yok mu? Kayıt Ol

6.ceviz festivali dinleyin

Tanıtıyoruz

ÖZLÜ SÖZLER

"HAFTA SONU PAZAR ÖMRÜN SONU MEZAR ZENGİN OLSAN NE YAZAR MEZARINI EL KAZAR"

Aşık Ali Yaralandım

Yaralandım Gurbet elde

Eczaneler

ECZANELER İLETİŞİM



ÇAĞLAYAN ECZANE
------İLETİŞİM -----
TEL: 0344 351 2515
FAX: 0344 351 2515
GSM:0536 377 0836
********






DEVA ECZANESİ
----- İLETİŞİM -----
TEL: 0344 351 2204
FAX: O344 351 2204
GSM: 0533 543 2362
********

sayaç.Belgesel

JSN ImageShow - Joomla 1.5 extension (component, module) by JoomlaShine.com
ANASAYFA arrow ŞAİRİN BİYOĞRAFİSİ
KENDİ KALEMİMDEN...
         ŞAİR’İN KENDİ KALEMİNDEN:.
        Ey Sevgili Halkım! Bana bu Âşıklık mahlasını sizler verdiniz. Âşık Ali olarak sizinle doğdum, sizinle büyüdüm, sizinle uyudum sizinle uyandım, sizinle güldüm, sizinle ağladım, sizinle neşelendim, sizinle üzüldüm, sizinle çalıştım ve sizinle yoruldum. Ben sizin sayenizde şair ve yazar oldum.
        Ben Âşık Ali Ataş:
       11 Temmuz 1946 yılında, Kahramanmaraş’ın Çağlayancerit köyünde tarlada ekin biçerken anam beni dünyaya getirmiş. Her nedense nüfusa 08 Şubat 1948 doğumlu olarak kaydettirmişler. Geceleri gözümü her açtığımda evimiz, caddeler, sokaklar, karanlıktı. Bir duydum ki 1984 yılında köyümüze elektrik gelmiş, aydınlığa kavuşmuşuz.
       Adım Ali, soyadım Ataş. Âşık Mahlasımdır. Burcum (Aslan). Okuma yazması olmayan bir ailenin üçüncü evladıyım. Babam, Pazarcık’ta doğmuş. Pazarcıklı olduğumuzu sonradan Cerit’e geldiklerini söylerdi. Dedemin doğumu bilinmemekle birlikte 01.07.1862 tarihinde vefat etmiştir. Babam Dabanlı aşiretinden Veli Ataş. Lakabına (Ateş) derlerdi. Anam Fatma. Lakabına Gıro’nun kızı derlerdi. Kızıllı aşiretinden Kara Bekir’in torunudur.
         Çocukluğum:
        Yoksulluklarla geçen çocukluk yıllarımı az da olsa hatırlıyorum. Ben şimdiki çocuklar kadar şanslı bir çocuk değil idim. Oyuncaklarım olmazdı. Tahtadan, kartondan, tenekeden oyuncaklarımı kendim yapıp kendim oynardım. Fakat babam oynamama izin vermez, oyuncaklarımı kırardı. Biz fakir bir aile idik, Mezarlık yakınlarında, odası olmayan, taş duvarlı üzeri toprak örtülü mertekli ve çapkılı, çamur sıvalı, iki katlı kırk beş metre kare bir evimiz vardı. Odamız yoktu. Alt katta sığırlarımız yatar, üst katta ana baba çocuklar on baş horanta bir arada yaşadık.
        Sobamız yoktu. Evin bir köşesinde ocak vardı. Ocakta iri odunlar yakardık Ateşin başına çevrilir, ısınmaya çalışırdık. Döşümüz ısınır, sırtımız donardı. Evimizin üç kat yatağı vardı. Beş erkek kardeşin üçü yatağın üst kısmından ikisi aşağı kısmından yatağa girer, bir yorganı beşimiz örtünürdük. Üç kız kardeş bir yatakta yatardı. Yün döşeğimiz yoktu. Çaput minderlerde çaput yorganlarda yatardık. Tüm evlerde olduğu gibi bizim evimizde de su yoktu. Köyün gelini, kızı Keziban Hatun Camisi’nin önündeki pınardan bakraçlarla evlerine su taşırlardı. Evimiz pınara çok uzaktı. Bizlerde yaz kış bakraçlarla evimize su taşırdık. O tarihlerde köye üç dört metre kar yağardı. Pınara gidemediğimiz günlerde anam ocakta kar eriterek içecek suyumuzu ve sığırlarımızın içecek suyunu temin ederdi.
       Keven içinde uyudum:
      Keven; güzün dağdan sökülerek katır ve merkeplerle getirilirdi. Kışın ıslayıp doğrayarak sığırlara yedirilen bir yem türüdür. O zamanlarda bizde dâhil köylü hayvancılıkla geçimini sağlardı. Keven getirmeyen ev olmazdı. Yumuşak olması için yağmur alacak şekilde evin önüne süyüklerin altına veya ağaçların başına yığarlardı. Bizim evin önünde dut ağacımız vardı.
       Babam keveni dut ağacının başına yığardı. Geceleri arkadaşlarımla oyun oynardık. Eve geç geldiğimde babam kapıyı açmazdı. Duta çıkar, kevenin orta yerinde kendime yer açar üzerimi kefenlerle örter orada uyurdum. Babam bir gün sabah namazını kıldıktan sonra keven almak için dut ağacına çıkmış, aşağıya keven atarken üstüm açılmış.
       Ben uyku ile uyanıklık arasında bir “Ali” sesi duydum. Gözümü açtım ki babam.-Ne yapıyorsun burada, dedi. Ne yapayım? Kapıyı açmıyorsun, burada yatıyorum, dedim. O gün yağmur yağmış üzerim ıslanmıştı. Kalk dedi, beni aşağı indirdi, eve çıkardı, anama şunun elbisesini değiş, dedi.
       Elbise olarak uzun etekli fistanım vardı. Anam şaşırdı. Nereden geldin, nerede ısladın üstünü, dedi. Kevenin içinde uyuyordum. Üzerime yağmur yağmış orada ıslanmışım, dedim. Anam babama kızdı. Sen kapıyı açmazsan çocuk nereye gider? Elbette kendine bir yer bulur, orada yatar yazık değil mi, dedi. Babam bir daha kapıyı kilitlemedi. Eve erken gel dedi. Çocukluğumda bunları çok yaşadım.
        İlkokul yıllarım:
     Okul çağım gelmiş geçiyordu. Babam beni okula göndermek istemiyordu. Benim defter kalem alacak param yok, diyordu. Ben ise okula gitmek için gece gündüz ağlıyordum. Kimliğimi alıp kendi azmim ve çabam ile 1956 yılında okula yazıldım. Keziban Hatun Camisi’nin yanındaki Molla Yusuf’a ait taş duvarlı üzeri mertek, çapkı ve toprak ile örtülü, duvarları çamur sıvalı, tek odalı evde okula başladım.
      Şubat tatilinde köylülerin yaptırdığı tek katlı 2 derslikli okula taşındık. Bir ay okula deftersiz kalemsiz gittim. Babam bana defter kalem almıyordu. Cevizimiz çoktu. Evden ceviz çalıp bakkala, sattım. Bir kara kalem, bir defter, bir de silgi aldım. Başka defterim olmadığı için deftere yazdığım günlük derslerimi siler bir gün sonra yeniden yazardım. Eski defterler şimdiki defterler gibi kaliteli değildi yazıları silerken çok zaman sayfası yırtılırdı. Okul bitinceye kadar bir defteri kullanırdım.
          Dini Dersler Aldım:
      İlkokulun yanı sıra köyün Fahri İmamı Hasan Basri Tükel hocadan dini dersler aldım. Okulda elimden her iş gelirdi. Kırılan sıraları oturakları tamir eder kırılan camları takardım. Öğretmenim ve arkadaşlarım bana usta derlerdi. Öğretmenim Ali Asker Osmaniyeli idi. 1960 yılında kendisinden ilkokul diplomamı aldım.
      Öğretmenim beni götürüp okutacaktı. Anam babam göndermedi. Okuyamadım. 50 yıl sonra hanımıyla ziyaretime geldiler. Eski tanıdıkları sordular, hepsi de rahmetli oldu, dedim. Ancak tanıdığınız ailelerden bir tanesi sağ dedim onu ziyaret ettiler. 14 Mart 2020 tarihinde (88) yaşında vefat etti. Kendisine rahmet, ailesine baş sağlığı ve sabırlar diliyorum.
      Köyde elektrik yoktu:
  Geceleri gazyağı lambası, çam, çıra, lastik kırıntıları yakarak evimizi aydınlatırdık. Babam gazyağı feneri ile sabah namazına ve yatsı namazına giderdi. Özel bir odamız yoktu. Gece gaz lambasının ışığında ders çalışırdım. Babam çok zaman bana kızardı dersine gündüz çalış yarına yakacak gazyağı yok, lambayı yakma, derdi. Bazen lastik bazen çıra yakar derse çalışırdım. Özel ayakkabım yoktu. Katran lastiği ya da babamın sığır derisinden yaptığı ham çarığı giyerdim. Çorabın ne olduğunu bilmedim. Buğday, arpa, nohut ekmeğini bilmezdik.
      Genelde gilgil darı ekmeği yiyerek büyüdüm. Çok zaman kahvaltısız okula gittim. Akşam yemeğimizden birkaç lokma kalmış ise sabahleyin onu atıştırır okula öyle giderdim. O günlerde köye 4 metre kar yağardı. Sokaklar kapalı, imkânlar kısıtlıydı. Şimdiki gibi okullar tatil edilmezdi. Öğlen okuldan eve gelmezdim. Yemeğim, çantamda bulunursa iki diş tarhana ve iki cevizdi.
        Okula giderken her öğrenci gibi bir parça odun götürürdüm. Götürdüğümüz odunları sobada yakarak ısınırdık. Sınıfta seksen beş erkek öğrenciydik. Aramızda kız öğrenci yoktu. O tarihlerde kız çocukları okula gönderilmezdi. Çünkü köyde ileriyi ve geleceği göremeyen insanlar gayet çok vardı. Öğrencilik yıllarımda gazete ve kitap okumayı çok severdim. Fakat okuyacak ne gazete ne kitap bulabilirdim. Muhtar Salman Engizek’in sebze bahçesini sulardım. Ağabeyli karakolundan gelen askerler Karagöz isimli gazeteler getirirlerdi. Muhtar okuduğu gazeteleri atmaz, bana verirdi. Gece gündüz o gazeteleri okurdum.
        Okulumuzda Su Yoktu:
      Başta anlattığım gibi köyün bir tek pınarı vardı. Tüm evlerde suy olmadığı gibi okulumuzda da su yoktu. Teneffüse çıktığımızda su içmek için okula yakın evlere koşardık evlerde su olmadığı zaman okula üç yüz metre uzaktaki pınara yağmurda yağsa, karda yağsa koşarak gider, suyu içer, nefes nefese okula dönerdik.
        Derse geç kaldığımızda vay başımıza gelenlere! Şefik Gül isimli bir öğretmenimiz daha vardı. O öğretmenimiz bizi cezalandırırdı. Yarım saat sınıfın bir köşesinde tek ayaküstü bekletirdi. Ya da kışın soğuğunda göğsümüzü açtırarak yirmi dakika kar üzerine ağzı üstü yatırır sırtımıza basardı. Bunları hep yaşadım.
       Şiir yazmaya başladım:
   Öğrenciliğimde çok güzel resim çizerdim. Ressam olmayı düşünürken birdenbire İlkokul dördüncü sınıfta iken şiir yazmaya başladım. Yazdığım şiirlerde genelde Çağlayancerit halkının dertlerini, yaşantılarını dile getirdim. Şiirlerimde kimseyi ötekileştirmedim. Devamlı birlik beraberlik çağrıları yaptım.
       Günümüzde de aynı çağrıları yapmaya devam ediyorum. Üzüntümü, sevincimi, öfkemi, kısacası tüm duygularımı halkın dertlerini şiirlerimle anlatmaya çalışırdım. Gençlikte yazdığım şiirler sonra hoşuma gitmez oldu. 65 yaşımdan sonra daha güzel daha anlamlı şiirler yazmaya başladım.
       Okuyucularımdan genelde Hasan’la ilgili şiirlerimden çok eleştiri alırım. Soruyorlar bu Hasan kim? Üstat Merhum Karakoç’un dediği gibi “Ha Hasan’a Ha Sana” derim. Hedefteki kişi, bir isim, o şiirle ilgisi olmaz. Konu başkadır. Hasan’la bir konu anlatılır. Bu anlatım bazen şikâyet bazen sevinç bazen hüzün bazen övgü bazen taşlama türünde olabilir.
       İlham kaynağım:
       1984’lerde Şair Abdurrahim Karakoç’un Hasan’a Mektuplar” isimli bir şiir kitabı elime geçti, onu okudum. Karakoç sanki Cerit’i ve Ceritliyi anlatıyordu. Abdurrahim Karakoç benim ilham kaynağım oldu. Yazdığım şiirleri yeri geldiğinde gençler ve yaşlılar arasında ezberleyerek günümüzde okuyan kişiler çoktur.
        Köye Kitap satanlar gelirdi:
      1957-1958 yıllarında köye katırlarıyla kitap satan Darendeli insanlar gelirdi. Köprübaşındaki Karaveli Ali’ye ait ahşap evin çardağında kitap sergisi açarlardı. Ancak kitapların kapak başlıklarını okurdum. Orada bulunan Salman Kurt isimli yaşlı amca okumaya meraklı olduğumu biliyordu. “Ali bana baba de, sana istediğin kitapları alırım.” deyince öyle sevindim ki Salman amcaya tereddüt etmeden baba dedim. Bana istediğim dört tane kitap aldı nur içinde uyusun. Sevincimden uçuyordum. Kitapları alıp eve geldim.
        Babam evde Kur-an okuyormuş “Nerden aldın o kitapları?” dedi. “Salman amcaya baba dedim, o aldı.” deyince babam sinirlendi. Sayfasını bile açmadığım kitapları elimden aldı, yırttı, ateşe atıp yaktı. Beni de iyi bir dövdü. Hacı dayımda şiir ve hikâye kitaplarının olduğunu biliyordum. Ağlayarak Hacı dayıma gittim.
     Dayımdan emanet birkaç kitap aldım.  Dayım ile birlikte eve geldik. Babam yine kitapları elimde görünce çıldırdı. “Bu defa kime baba dedin?” deyince dayım enişte “Kitaplar benim, emanet verdim. Okusun sonra alırım” dedi. Bir hafta içinde dayımdan aldığım 5 tane şiir ve hikâye kitaplarını okuyup bitirdim.
      Saz çalma merakım:
    O günlerde beni saz çalma merakı sarmıştı fakat sazım yoktu. 5 Kiloluk bir vita yağ tenekesinden kendime bir saz yaptım. Kısa zamanda teneke sazımla saz çalmayı öğrendim. Daha sonra harçlıklarımı biriktirip kendime bir saz aldım.
   Köyde düğünlere giderdim sabahlara kadar çalıp söylediğim oldu. Saz çaldığımı duyan köyün bazı duyarsız insanları babama saz çalmanın günah olduğunu, öldüğümde cehennemde yanacağımı söylemişler. Babam bu insanların sözlerine inanarak cehennemde yanmamam için saz çalmama izin vermedi. Bir müddet sazı komşularda sakladım. Bir gün komşudan sazımı alıp eve geldim. Evde saz çalıyordum. Aniden babam geldi. Ben sana saz çalma demedim mi deyip sazı elimden aldı, duvara vura vura kırdı. Sazımın kırılmasına dayanamadım. Bu şiiri yazıp babama not bıraktım.
                             .
                     Baskıyı artırdın şu benden yana,
                     Babacığım beni getirdin cana,
                     Biricik sazımı çok gördün bana,
                     Duvara vurarak kırdınız babam.
                                 .
      O gece babama küserek evimden ve köyümden kaçtım. O tarihlerde köyün yolu ve arabası yoktu. Peşimden gelen olur korkusuyla yola gitmedim. Tepeden tepeye giderek, bazı yerlerde kısığın o azgın ve soğuk sularını geçerek on dört saat aç susuz, yaya yürüyerek köye otuz kilometre uzakta olan asfalta vardım. Yatsı namazı bir yük kamyonuna binerek Maraş’a gittim. Maraş’ta kimseyi tanımıyordum. Yatacak yerim de yoktu. Birilerine sordum. Bana bir yer tarif ettiler, gittim. Tarif edilen yer, Saray altı Mahallesi’nde bir han imiş.
        Bir Yıl Handa kaldım:
       O gece handa yattım sabah kalktığımda hancıya derdimi anlattım. Bana bir haftalığına bir kaç kuruş verdi. İlk işim bir ekmek iki domates alıp karnımı doyurdum. Bu handa günlüğü on kuruşa bir yıl kaldım. İşsizdim. İnşaatlarda çalıştım. Hamallık, ayakkabı boyacılığı, seyyar satıcılık yaptım. Günlük gazete ve dergiler sattım.
       Daha sonra bir fotoğraf makinesi alarak fotoğrafçılık yaptım. İlk işim hancıya olan borcumu ödedim. Şiir yazmaya devam ediyordum. Yazdığım şiirlerimi matbaalarda çoğaltarak çarşıda, pazarda, mahallelerde satmaya başladım. Biriktirdiğim üç beş kuruş ile kendime bir saz aldım. Şiirlerimi satarken çok zaman sazım yanımda olurdu. Bulunduğum müsait ortamlarda çalar söylerdim. Etrafıma toplanan insanlara irticalen türküler söylerdim. Bu da insanların hoşlarına giderdi. Fakat zabıtalar bana bir türlü rahat ettirmezlerdi.
        Bakınız kiminle atışmışım:
       Birçok şair ve âşıklarla karşılaşıp tanıştım. Şairlerle atışmalar yaptım. 1967 yılıydı Kahramanmaraş’ta çarşı başında şiir satıyordum. Başı poşulu, sırtı abalı, ayağı şalvarlı ham çarıklı, kıl çoraplı, iri yarı bir adam gördüm. Yanına sokuldum. Yazın bu sıcağında neden bu kıyafetle gezdiğini kim olduğunu irticalen sordum.
                          .
                Kıl çorap kıl şalvar çarık ayakta,
                Neden böyle giyersiniz sıcakta,
                Birde teybiniz var durur kucakta,
                Sorduğum soruya cevap ver emmi.
                         .
     Şiirleriyle aniden bana cevap vermeye başladı. Ben ona, o bana epey devam ettik.
 
                Dikkat eyle bak azdıkça azdınız,
                Kıyafetim için neler yazdınız,
                Teyibimle aklınızı bozdunuz,
                Her şeyi kafana takma yeğenim.
                                    .
     Şiirinin son kıtasında Abdulvahap Kocaman olduğunu öğrendim. Şaşırdım, özür dileyip elini öptüm. Sırtımı sıvazladı. Meğerse kendisi de teybe okuduğu kasetleri satıyormuş. Atışmalarımızı kasete kaydetmiş. Bana kendi sesi olan ve atışmalarımızın olduğu kasetini hediye etti. Bu büyük şairi asla unutamam. Önceleri de ismini duyardım. Atışmanın devamını 5.Şiir kitabım (Düşünüyorum)’un 61. Sayfasından okuyabilirsiniz.
       Abdulvahap Kocaman’ı tanımazdım. Böylece tanışmış olduk. 14 Ağustos 2005 tarihinde vefat etti. Kendisine Allah’tan rahmet ailesine ve tüm sevenlerine sabır ve baş sağlığı diliyorum. Türkiye’de birçok il, ilçe, köy dolaştım. Halkım beni Âşık Ali olarak tanıdı. Sayfanın başında da anlattığım gibi Âşıklık mahlasını bana halkım verdi. Macerayı ve övünmeyi sevmem. Olduğum gibi görünmeye, göründüğüm gibi olmaya çalışırım.
      Gençliğimde birçok şiiri ve türküleri kafamda tutardım. Şimdi ise hepsini unuttum ezbere tek kelimede olsa ne türkü ne şiir bilirim. Velhasıl gurbetin kahrını çok çektim. Anam, şehre gelip gidenlerle evine dönsün diye ara sıra haber salıyordu. Annemi kıramazdım. Geçmişte babama olan dargınlıklarımı, kırgınlıklarımı unutarak tekrar köyüme döndüm. Son zamanlarda içine kapalı biri olarak toplumdan uzaklaştım.
          Asker arkadaşlarım:
     1968’in son aylarında askere gittim. İlk birliğim Sivas Temeltepe. Köye mektup yazarak sazımı istedim. PTT ile gönderdiler. Komutanlarım saz çalmama müsaade ederlerdi. Cumartesi-Pazar günleri alayın anons cihazından çalar söylerdim. Sivas’ta Yılmaz Güney ile tanıştım. Okuduğu için askere geç geldiğini söylemişti.1984 yılında Fransa’da vefat etti. Allah rahmet eylesin. İki ay sonra Tokat’a tayin oldum.
       Tokat’ta da Muhlis Akarsu ile tanıştım. Akarsu ile subay gazinosunda bir defa sahne aldım. İki ay sonra usta birliğine gitmek üzere kura çektik. Muhlis Akarsu, Erzurum Hasankale’ye, ben Gaziantep topçu taburuna gidecektim. Komutan yerlerimizi değiştirdi. Ben Erzurum Hasankale’ye, Muhlis Akarsu Gaziantep topçu taburuna gitti. 1993 de eşiyle birlikte Sivas Madımak otelinde yanarak can verdiler. İkisini de rahmetle anıyorum.
        Yirmi dört ay askerlik yaptım. Asker ocağında şiir yazmaya devam ettim. Yazdığım şiirlerim bulunduğum il ve ilçenin mahalli gazetelerinde ve birçok dergilerde yayımlandı. O günkü gazete ve dergileri hala saklarım. Köyüme döndüğümde işsizdim. Yapacak bir işim yoktu. Birkaç yıl Çukurova tarlalarında çapa vurdum, pamuk topladım. Sonunda kendime bir meslek edinmeyi düşündüm.
       Radyo tamirciliğini seçtim:
   Bazı elektronik kitaplar alıp okuyarak, usta yanında çalışmadan radyo tamirciliğini en kısa zamanda kendi kendime A’ dan Z’ ye öğrendim. Aldığım bir avuç radyo
Parçalarını bir araya getirerek dış kabini dâhil yeni radyolar imal ettim.  O tarihlerde ilçede elektrik yoktu. Gazocağında demir ısıtarak radyonun lehim işlerini yaptım.
       1984 Yılında köye elektrik geldi yine elektronik kitap ve dergiler okuyarak televizyon tamirciliğini de öğrendi. 30 kilometreye kadar yayın yapabilen radyo vericisi yaptım. Bu vericiyle çalıp söylediğim türkülerimi Cerit halkına ve çevre köylere dinlettim. Bir müzevirin şikâyeti üzerine mahkemeye verildim. İki yıl yargılandım. Herhangi bir sicilim olmadığı için beş yıl suç işlememek şartıyla davam ertelendi.
       İki Yıl Çay Ocağı Çalıştırdım:
    Bir dinamo, bir su motoru alıp bir demircinin yanında kendi jeneratörümü yaptım. Bir televizyon aldım. Televizyonu bir müddet evde seyrettik. Sonra bir iş yeri kiralayarak 1977-1978 yıllarında iki yıl çay ocağı çalıştırdım. Çay ocağını kapattığımda veresiye defterinin sayfasını açmadan sobaya vurup yaktım.
       Tamirciliğin yanı sıra bir müddet fotoğrafçılık, elektrik tesisatçılığı, su tesisatçılığı yaparak geçimimi sağladım. Yaşadığım hayatımı, üzüntülerimi, sevincimi, pişmanlıklarımı, ibretlik olayları tüm yönleriyle anlatsam sayfalar yetmez. Birçok insanın hayatı acı tatlı yaşanmış gerçeklerle doludur. Yaşananların bir kısmı anlatılabilecek ve ders alınabilecek türlerden olduğu gibi bazı olaylar ise yaşayanda sır olarak kalır. Bir yakınıyla dahi paylaşamaz. O insanın kendisiyle birlikte mezara gider. Ben de o kişilerden biriyim.
       Her insan için yaşanmış üzüntünün, sevincin, başarının ve başarısızlığın hayatın birer parçası olduğunu anlatmaya çalıştım. Hayattan ümit kesilmemesi gerektiğini, insanlar arasında akrabalıkların, komşulukların, dostlukların, arkadaşlıkların bitmemesini daim olmasını isterim. Çektiğim cefa ve sıkıntılara rağmen bugün her şeyimi babama borçluyum. Allah rahmet eylesin. Eğer babam sazımı kırmasaydı belki köyümden ayrılıp gurbete gitmezdim. Köyümden çıkmazdım. Hayatın zorluklarını, çilelerini yaşamasını bilemezdim.
       Belki de şiir dahi yazamazdım Çocukluğumda babamdan gördüğüm ağır baskılar bugün dahi rüyalarıma girer. “Maalesef babama olan evlatlık borcumu ödeyemediğimi, geçmişteki hatalarımı ancak kendim de baba olduğumda anladım.” Her çocuk benim gibi o yaşlarda kendi egosunu öne çıkarır. Ama zamanı gelince babanın ve ananın kıymetini değerini anlar.1990-2000 yıllarında bir kamera alarak düğünlerde bayramlarda kamera çekimleri ve yaptım.
    Halkın Şairi Olmak:
   Âşıklar Ozanlar, Şairler iyi bir gözlemcidirler. Yaşadıkları toplumun aynasıdırlar. Yazdıkları şiirlerde hece hece, cümle, cümle ait oldukları toplumların acılarını, sevinçlerini, Örf ve adetlerini doğrularını yanlışlarını mutlaka görmelidirler. Aksi takdirde gözünü kulağını kapatıp suya sabuna değmeden sadece böcek ve çiçek şiirleri yazan Âşık, Ozan, Şair toplumlarda pek itibar görmezler. Her şiirin ayrı bir hikâyesi olmalıdır.
       Özel albümüm yok:
       Teyp kasetlerine kendi yazdıklarımı ve bazı sanatçıların eserlerini sazım eşliğinde okudum. 60’lık ve 90’lık olarak 30 tane teyp ses kasetlerim var. 1985 de İlk bilgisayarım Commedore 64 ile tanıştım. 10 yıl uğraştım. Oyunlar ve bazı adres defteri programları yazdım. Sonunda boşa uğraştığımı anladım.
       Hiçbir faydasını görmeden tümünü bir arkadaşıma hediye ettim. 2004 tarihinde bilgisayar ve internet ile tanıştım. Teknolojiden yararlanarak tüm ses kayıtlarımı, videolarımı, makalelerimi, şiirlerimi internet ortamına aktardım. Ayrıca Kahramanmaraş Aksu TV’de, Adıyaman Asu TV’de canlı yayınlara katılıp şiirler okudum sohbetler ettim.
        Web Sayfalarım:
       Âşık Ali Ataş adıma 3 tane web sayfam 1 tane video ve belgesel slâyt web sayfam vardır. 2006 yılında Hasan Üstgül dostumun adıma yaptığı (www.atasali.com%2F%3Ffbclid%3DIwAR0OudQ-Zo0HiUlTAyURHP9SeQIjwXsbs7E5SIZbfeADmM6gdD4vPDsZlgw&h=AT2mXkf5eUjrfJ3D1kNofQ6STaQ34ZAWxUY8iWRxwnbxa7L9E299kKOreT_TLK2M2043xiFZfMJqzuaHcytm6FDVCu-51rIw2nZ3Cnew88-DwmJcwjY7AxL_Ks3DTM03&__tn__=-UK-R&c%5b0%5d=AT2brMNOcy3GB6vC36AHSdI1ozqtGQLeamCofBjT5mZ80JD5KJ-LG7Odx_JAMILWOI1_g7dOUzUrGl8xD0lO2ah_KqInfQKxSHOQ6AU3V3wW-rnHWzJ_TY9Ko4ISWg" target="_blank">http://www.atasali.com/) sayfası ile Çağlayancerit’i ilk olarak dünyaya tanıttım. Ayrıca sayfalarımda şiirlerimi makalelerimi günlük haberleri ve resimler yayımlamaya devam ediyorum.
(http://atasali.blogspot.com.tr/) (http://cerithaber.blogspot.com/
(https://atasalibelgesel.blogspot.com/)
       Sayfalarım sayesinde dünya insanları Çağlayancerit’i ve Âşık Ali’yi daha yakından tanıdılar. Halkla iç içe oldum. İnternet ortamında çok şair ve yazar dostlarım olmuştur. Birçok şairlerle atışmalar yaptım. İlçemizde üniversite okuyan gençlerimiz ve hiç tanımadığım birçok üniversite öğrencileri biyografimden, yazılarımdan, şiirlerimden faydalanarak tezlerini tamamlamışlardır.
       Bu da benim için gurur kaynağıdır. 31 Ağustos 2013’te yayımlanan Çağlayancerit’in Sesi gazetesinde yedi ay kadar köşe yazarlığı yaptım. Bu gazetede şiirlerim ve makalelerim yayımlandı. 1967-2022 yılları arasında yazdığım tüm şiirlerimi ve birçok makalelerimi kitaplaştırdım. 01 Temmuz 2022 itibarı ile 10 tane basılmış şiir kitabım vardır. 3 tanesi basıma hazır halde beklemektedir.
      Ben bu kitapları para kazanmak için yazmadım. Geride bir eser bırakabildiysem ne mutlu bana. Kitaplarım büyük bir hazine kültürüne sahiptir Bu zamana kadar yazmış olduğum kitaplar:
                  Yazdığım kitaplar:
1. (Çağlayancerit) isimli şiir kitabım Ekim 2011 yılında
(144) sayfa olarak Ukde yayınlarından çıktı.
2. (Anlatamadım) isimli şiir kitabım Ekim 2012 yılında
(144) sayfa olarak Ukde yayınlarından çıktı.
3. (İnanmadılar) isimli şiir kitabım Mayıs 2014 yılında
(208) sayfa olarak Ukde yayınlarından çıktı.
4. (Dinlemediler) isimli şiir kitabım Aralık 2015 yılında
(224) sayfa olarak Ukde yayınlarından çıktı.
5. (Düşünüyorum) isimli şiir kitabım Aralık 2016
Yılında (224) sayfa olarak Ukde yayınlarından çıktı.
6. (Umudu Kestim) isimli şiir kitabım Ekim 2017
Yılında (224) sayfa olarak Ukde yayınlarından çıktı.
7. (Küstüm Ben) isimli şiir kitabım Kasım 2018
Yılında (224) sayfa olarak Ukde yayınlarından çıktı.
8. (Yaranamadım) isimli şiir kitabım Kasım 2019 yılında
(224) sayfa olarak Ukde yayınlarından çıktı.
9. (Kimi Koydun ki!) isimli şiir kitabım Mart 2021 yılında
(224) sayfa olarak Ukde yayınlarından çıktı.
10. (Sitemim Vardır) isimli şiir kitabım Kasım 2021
Yılında (224) Sayfa olarak Lazer yayınlarından çıktı.
11. (Vasiyetname) isimli şiir kitabım 2022 yılında
(244) sayfa olarak ukde yayınlarından çıktı.
12. (Düşünen mi Var) İsimli şiir kitabım (246) sayfa
Olarak basıma hazır,
13. (Ceritname) isimli kitabımda 1956’dan beri
Çağlayancerit’te yaşanmış gerçekler benim yaşadıklarım
Ve diğerleri (265) sayfa olarak
2022 Yılında Ukde yayınlarından çıkmıştır…
                                               Âşık Ali Ataş