bayrak taşıyanlar

Saniye sonra diğer sitemizi ziyaret edeceksiniz

 

Aşık Ali Aksu tvde

Aksu tv deyim

Üye girişi






Kayıp Parola?
Hesabınız yok mu? Kayıt Ol

6.ceviz festivali dinleyin

Tanıtıyoruz

ÖZLÜ SÖZLER

"HAFTA SONU PAZAR ÖMRÜN SONU MEZAR ZENGİN OLSAN NE YAZAR MEZARINI EL KAZAR"

Aşık Ali Yaralandım

Yaralandım Gurbet elde

Eczaneler

ECZANELER İLETİŞİM



ÇAĞLAYAN ECZANE
------İLETİŞİM -----
TEL: 0344 351 2515
FAX: 0344 351 2515
GSM:0536 377 0836
********






DEVA ECZANESİ
----- İLETİŞİM -----
TEL: 0344 351 2204
FAX: O344 351 2204
GSM: 0533 543 2362
********

sayaç.Belgesel

YAŞADIKLARIMIN TÜMÜ.
 
                  BENİM YAŞADIKLARIM
                  ACI GÜNLERİM VE YILLARIM:
      22.04.1970 tarihinde eşim apandisit ameliyat oldu,
      15.06.1972 tarihinde bir aylık kızımı kaybettim,
      13.09.1986 tarihinde kardeşim Mehmet Ataş’ı trafik
       Kazasında kaybettim,
       05.05.1989 tarihinde yeğenim Mustafa Ataş’ı trafik
       Kazasında kaybettim,
       21.05.1989 tarihinde yeğenim Yaşar Onaran’ı kaybttim
       25.01.1996 tarihinde annemi kaybettim,
       14.01.1998 tarihinde babamı kaybettim,
       18.12.2001 tarihinde torunum Güler Dinler’i kaybettim, 
        06.07.2003 tarihinde kayınvalideyi kaybettim,
        01.04.2013 tarihinde kayınpederi kaybettim,
        09.10.2007 tarihinde sağ gözümden katarakt
        Ameliyatı oldum,
       06.05.2008 tarihinde sol gözümden katarakt
       Ameliyatı oldum,
       15.04.2008 tarihinde dünürüm MehmetYalçın’ı
       Kaybettim, 
       21.01.2010 tarihinde ablam Fadime’yi kaybettim,
       29.11.2010 tarihinde eşim Gaziantep araştırma
       Fakültesinde anjiyo oldu,
       31.12.2012 torunum Ergün çatı kurarken düştü sol
       Bileğini kırdı,
       17.01.2013 tarihinde eşim Ayşe Kahramanmaraş
       Necip Fazıl Kısakürek şehir hastanesinde safra kesesinden
       Ameliyat oldu,
      11.07.2014 tarihinde torunum Erdem’i elim bir
       Kaza sonucu 7 yaşlarında kaybettim,
       09.08.2015 tarihinde kardeşim Mustafa’nın biricik
       Oğlu Yeğenim Mehmet Ataş, lakabına (ECO) derlerdi.
       Kızandere göletin de boğularak hayatını kaybetti.
       09.03.2016 tarihinde eşim Ayşe Kahramanmaraş Necip
       Fazıl Kısakürek şehir hastanesinde anjiyo oldu. 
 
        AİLEM ÇOK FAKİRDİ:
        Köyü mezarlık yakınında iki katlı ahşap bir evimiz vardı. Alt katta sığırlarımız, üst katta biz otururduk. Evimiz çok genişti. Sobamız yoktu. Ocakta büyük odunlar yakarak tüm aile ateşin etrafına toplanır ısınırdık. Beş erkek, üç kız kardeş, anne, baba on baş Horantaydık. Yorganımız çiğitli pamuk, Döşeğimiz terzi kırpıntıları, yastığımız mısır kabuğuydu. Üç beşkardeş üşümeyelim diye bir yorganın altında bir birimize sarılır, tüm aile bir arada yatardık. Köyümüzde elektrik yoktu. Gündüz evimizin dışarıdan ışık alması için kedi girebilecek genişlikte delikten ışıklandırılırdı. Geceleri gazyağı lambası, lastik kırıntıları ve çıra yakarak evimizi aydınlatırdık. Sabahları özel kahvaltımız olmazdı. Akşam yemeğimizden artan kalmışsa sabahleyin onu yerdik. Çayı şekeri bilmezdik. Dağlardan topladığımız bitki çaylarını çaydanlık yoktu tavada kaynatır, pekmez katar içerdik. Annem çok zaman komşuların ev işlerin yapmaya gider, beni de yanında götürürdü. Köyde su yoktu. Köyün bir tek pınarı vardı. O eve bakraçlarla pınardan su taşırdı. Evin işlerini yapar, akşam olunca ev sahibi anneme bir tepsi tarhana veya bulgur verir. Onu alır “Bu kadarına da şükür. Bugün yine sizleri aç koymadım.” diye sevinirdi.                  
 
     ALKOL ALMAYA BAŞLADIM:
     Bir köylüm ile 1967 yılında Kahramanmaraş’ta bir oda kiraladık. Bir yıl beraber kaldık. Arkadaşım fabrikada çalışıyordu. Ben ayakkabı boyacılığı, hamallık, seyyar satıcılık yapıyordum. Bir gün arkadaşım beni yemeğe götürdü. Lokanta içkiliymiş. Burada içki içiyorlar. Biz niye geldik?” dediğimde “Bizde bir şişe şarap içer gideriz.” dedi. “Ben içmem.” dedimse de ısrar etti. Bir bardak şarap içtim. Kalan şarabı kendisi bitirdi. Çıktı gitti ben peşinden vardım garson ona sormadı benden para istedi cebinde parası da yokmuş. Şarabın parasını da yemeklerin parasını da bana ödetti. Yarın öbür gün derken alkole alıştım. Baktım uçuruma doğru gidiyorum, arkadaştan uzaklaştım. Alkol için yazdığım beddualı şiirimden bir dörtlük.
                                       .
                            Dilerim ocağı söne,
                            Bana şarap içirenin.
                            Bacasında baykuş döne,
                            Bana şarap içirenin.
                                         .            
       Bu şiirin devamını (Çağlayancerit) isimli şiir kitabımın (19) uncu sayfasından okuyabilirsiniz. Değerli okuyucularım bu olayı sizlere niye anlattım. Ben arkadaşı yanlış seçmişim. Bari siz gençlerimiz arkadaşınızı seçerken dikkat edin. Kendinize iyi arkadaşlar seçin. Kötü arkadaştan uzak durun.
 
       AMERİKA RADYO VERMİŞTİ:
       1957 yılında Amerika köyümüze bir radyo, bir jeneratör vermişti. Radyoyu Keziban Hatun Camisinin yanında bir eve kurmuşlardı. Radyoyu köyde Lazoğlu diye biri vardı Muhtarlık ona teslim etti. Köyün iki mahallesine uzun Kablolarla iki üç tane hoparlör kurdular. Bir tanesini taş köprünün başına diğerini havluya bir diğerini bu geçeye kurdular. O kadar güçlü bir sesi vardı ki öksüz dağı’nın başında Rahatlıkla dinlenirdi. Sanıyorum sade Ankara radyosu vardı. Günde bir saat yayın yapar, köylü dinlerdi. Yayın olmadığı zaman köyde sesi güzel olan Kör Hasan Hacı, Deve Ömer Kök, Babuccu Hüseyin buna benzer kişiler gider, radyoda türkü söyler tüm köylü dinlerlerdi. Bir yıl sürmedi. Radyo bozuldu, muhtarlık tamire gönderdi. Bir daha Cerit’e gelmedi. Kaybolup gitti.
 
         ADANA’YA GİDERDİK:
         Elci aracılığı ile köyün yüzde doksanı Çukurova’ya çapa vurmaya, pamuk toplamaya giderdi. Günümüzde bile Cerit Halk’ının %80’i Çukurova’ya pamuk çapa işçiliğine gider. Rahmetli anam, ben, kardeşim üç kişi Adana’ya gittik. Köyümüzün yolu yoktu. Yanımıza bir aylık yiyecek erzakımızla, bir kat yatağımızı merkebe yükleyip köye yirmi beş kilometre uzaklıktaki Haydarlı durağına giderdik. İstasyonda bir hafta tiren beklerdik. Tiren gelir tüm ırgatlar kara vagonlara dolar Bir gece, bir gündüzde Adana’ya varırdık. Otuz gün pamuk toplardık. Adana dönüşümüz gidişimiz gibi maceralı geçerdi. Kamyonlarla Bozlar köyüne gelirdik. Babam iki merkep ile karşı gelir. Birine yükümüzü yükler, diğerine kardeşimle beni bindirir köye gelirdik.
 
     AYAKKABIM YOKTU:
     Köyümüzde Kocaoğlan diye yaşlı bir kasap vardı. Bu kasap sığır keser, köylü de para olmadığı için harman zamanı ödemek şartıyla buğday ve arpa karşılığı et verirdi. Babam bu kasaba yardım eder, karşılığında sığırın kellesini, ayaklarını ve karının alırdı. Kellenin derisini yüzer, ayaklarımıza çarık yapardı. Yaz kış giyerdik.
 
       AY TUTULMUŞTU:
       Bazı gecelerde ay tutulurdu. Anama sorardım. “Ayın ışığı neden kayboluyor.” dediğimde “Ay’ı bir yılan yutuyor” derdi. Ay tutulduğunda komşuların kimi tüfek sıkardı, kimi teneke çalardı. Hocalar ilahiler okurlardı. Babam Kur’an-ı kerim okurdu. “Bunlar neden yapılıyor?” dediğimde “Yılan korksun kaçsın ay’ı yutmasın diye yapılıyor.” derlerdi. Bizler de inanırdık.
 
       ÂŞIKLIK MERAKIM:
       Köyümüzde zamanında Göy İbrahim Hüseyin diye bir âşık vardı. Bu âşık saz çalar türkü söylerdi. Âşıktan çok etkilendim. Bende de saz çalma merakı başladı. Sazım yoktu. Evden ceviz çalıp bakkala sattım. Beş kiloluk bir vita yağı aldım. Yağı dereye döktüm. Teneke kutunun üzerine ince bir tahta yapıştırıp, bir kenarına da kol takıp, tenekeyi saz haline getirdim. Tel takıp çalmaya başladım. Bir müddet uğraştım. Sonunda saz çalmayı öğrendim. Biriktirdiğim harçlıklarımı verip kendimi iyi bir saz aldım. Saz çaldığımı duyan köyün bazı örümcek kafalı insanları babama saz çalmanın günah olduğunu, öldüğümde cehennemde yanacağımı söylemişler. Babam saz çalmama müsaade etmedi. Babamın korkusundan sazı komşularda saklardım.
       Ara sıra eve getirir çalardım. Bugün evde saz çalarken yakalandım.“Nerden aldın o sazı?” dediğinde emanet aldım diye yalan söyledim. “götür sahibine teslim et. Yoksa kırarım, haberin olsun.” dedi. Sazı bir müddet komşularda saklayıp eve getirmedim. Aradan çok zaman geçmedi. Yine yakalandım.  “Ben sana saz çalmanın günah olduğunu söylemedim mi?” diyerek sazımı elimden alarak duvara çalıp kırdı. Velhasıl babam bana çocukluğumu rahat yaşatmadı. Ne yaptımsa karşı çıkardı.
 
    BABA DEDİM:
    Çocukluğumda 1957,58 yıllarında köyümüze katırlarıyla çeşitli kitaplar satan Darendeliler gelirdi. Köprübaşındaki Karaveli Ali’nin kapısına sergi açarlardı. Kitapların etrafında dolaşır, isimlerin okurdum. Kitap okuma merakımı bilen yaşlı Salman Kurt “Ali bana baba de sana istediğin kitapları alırım.” dedi. Hiç tereddüt etmeden Salman amcaya “Baba” dedim. Bana dört tane kitap aldı. Kitapları aldım, sevinerek eve geldim. Babam evdeymiş “O kitapları nerden aldın?” dedi.“Salman amcaya baba dedim o aldı.” dediğimde sinirlendi. Kitapları elimden aldı yırttı, ateşe atıp yaktı. Bana da iyi bir dayak attı. Hacı dayımın kitaplarının olduğunu biliyordum. Dayıma gittim. Dayımdan birkaç kitap aldım. Dayım ile beraber eve geldik. Babam yine evdeydi. Kitapları elimde görünce“Bu defa kime baba dedin?” deyince dayım kimseye baba demedi “Kitapları ben verdim. Okusun sonra alırım.” dedi. Ve iki gecede dayımdan aldığım 5 tane kitabı okuyup bitirdim.
        BALI YEMEZDİK:
        Zamanında babamın otuza yakın kara kovan arısı olurdu. Şimdikiler gibi babam petekleri eliyle kovana koymaz, arılar kendisi yapardı. Şeker şerbeti vermezdi. Tükenmez balımız olurdu. Babam balı yelo esnafına verirdi.Yerine helva alırdı.Yemeklerden sonra anam bize birer dürüm helva verirdi. Zevkle yerdik.
         BAŞIMA GELENLER:
         Daha önceleri nüfus cüzdanları defter halindeydi. Soyadımın Ataş olması bana kaba geliyordu. (A) harfin sildim. Yerine (E) harfin yazdım. Soyadım kabalığın yitirdi. Ateş oldu. 22.11.1968 tarihinde Ali Ateş olarak askere gittim. Yirmi dört ay askerlik yaptım. Dönüşümde Nüfus cüzdanımı değiştirdim. Soyadımı yine Ataş yazmışlar müdür beye niye böyle dedim kütükte neyse biz onu yazdık dedi. On yıl kadar yılda bir kez devlet yoklama yapıyordu Engizek obamızda adını bilmediğim lakabına deli bekçi dedikleri bir amca vardı ona üç beş kuruş verirdik Maraşa askerlik şubesine gider nüfus kâğıtlarımızı onaylatır getirirdi. Köyümde 35 yıl esnaflık yaptım emekliliğim gelmişti Bağ-Kur benden askerlik şubesinden evrak istedi. Şubeye gittim.
          Görevli askere  nüfus cüzdanımı verdim. “Soyadınız defterde Ateş, nüfus cüzdanın da Ataş yazılı.” diye asker bana evrakı vermedi. Askere kafa tuttum. Komutan bizi yanına çağırdı. Meseleyi anlattım. Soyadımı deftere yanlış yazan askerlere kızdı. “Komutanım askerlere kızma ben (A) harfini silip yerine (E) yi yazdım.” deyince “Peki, bunun suç olduğun bilmedin mi?” dediğinde “Suç olduğunu bilsem yapmazdım. Yaptığımın suç olduğunu otuz yedi yıl sonra anladım.” Dedim. Komutan “Nüfusa git aile nüfus kayıt örneğini getir. İstediğin evrakı verelim.” dedi. Cerit nüfus müdürlüğünden aile kaydımı alıp şubeye vardım. Evrakı alıp Bağ-Kur müdürlüğüne götürdüm. Böylece 2004 yılının Şubat ayında 300 Tl ile emekli oldum. Değerli okuyucular bu suçu ben bilmeden işledim. Siz yapmayın. Bir başka harf de sizin başınızı ağrıtabilir. 
      BİR ANIM:
      1985 yılında komşu köylerden bir ailenin evinin elektrik tesisatını yapmaya gittik. Evde bir yaşlı teyze, bir de yaşı ilerlemiş kızı, vardı. Teyze nereli olduğumu sordu “Cerit’liyim.” dedim. “Kızı abi sana Cerit’li birini sorsam bilirmisin?” dedi. “Sor.” dedim. “Sizin köyde (Âşık Ali) diye biri varmış.” “Var.”dedim. “Görürsen benden o terbiyesize selam söyle. Aşıkmıymış neyimiş bizim köyün kızlarına görgüsüz demiş. Biz görgüsüz müyüz?” deyerek başladı beddua etmeye. Anladım ki 30 yıl önce yazdığım bir şiirden dolayı bana kızıyordu. Tamam dediklerinizi o aşığa söylerim dedim.” Annesi kızdı. “Elin adamına beddua etme. Akrabası filan olur ayıp olur.” Dediyse de kız dinlemedi. Bedduaya devam etti. Peki bacı o âşık elinize geçse ne yapardınız” dediğimde “o şerefsizi boğarım.” dedi. “Buyurun işte o Âşık benim.” dedim “olamaz” dedi. Annesi “Ben sana akrabası filan olur dedim dinlemedin. Adamın yüzüne karşı beddua ediyorsun.” deyince koşarak başka bir odaya girdi biz o evden gidinceye kadar dışarı çıkmamadı annesi oğlum kusura bakma hoş gör cahildir idare eyşe dedi. Önemli değil teyze olur böyle şeyler dedim..
     BİLGİSAYAR ALDIM:
     2004 yılında bilgisayar ve internet ile tanıştım. Hasan Üstgül isimli bir dostumun adıma yaptığı (http://www.atasali.com) adlı sayfayı kısa zamanda dünyaya tanıttım. İlçemin tanınmasına büyük katkıda bulundum. Şiirlerimi ve günlük haberleri web sayfama yazarak yayımlama imkânı buldum. Dünya insanları Çağlayancerit’i ve Âşık Ali’yi daha yakından tanıdılar. Halkla iç içe oldum. Şiir yazmaya ilçem ile ilgili yazılar ve makaleler yazmaya devam ediyorum.
       BİR YUDUM ÇAY İÇTİM:
       İlkokul dördüncü sınıfa gidiyordum. Cumartesi, pazar günleri Mahallelerde ayna, tarak, iğne, cıncık boncuk satıyordum. Hem okul harçlığımı kazanıyorum, hem aileme katkım oluyordu. Yıl 1959 18 Mayıs gecesi rüyamda baltayı alıp sözüm ona merkeple Yalağa’ya oduna gittim. O tarihte yalağa’da çok çam ağaçları vardı. Çam ağaçlarının içinde, Bılız ve Kalaycı lakaplı Ahmet
Yurtal isimli amcayla karşılaştım. Orada Ahmet amcanın tarlası vardı. Tarlanın başına ateş yakmış mavi ve dışı kirli bir
       Çaydanlıkta çay demliyordu. Beni yanına çağırdı. Vardım. Öyle bir çay demlemiş ki simsiyah içileceği yoktu. Çaydanlığı ateşten aldı, su bardağına çayı doldurdu, bana uzattı. Bardağı almadım. “Korkma sıcak değil.” diyerek bardağı elime değdirdi. Gerçekten bardak buz gibiydi. Şaşırdım. Bardağı aldım.“Ahmet amca bu içilir mi?” dedimse de çayı bana içirmeye çalıştı. Bir yudum alabildim. Geriye kalanın döktüm. Aldığım bir yudum ile sarhoş gibi oldum. Ayakta duracak halim kalmadı. O anda uyandım ki rüyaymış. “Yarabbi! Sana şükür.” dedim. Uyandığımda başım dönüyordu. Kalktım elimi yüzümü yıkadım. Tekrar yattım. Uyuyamadım. Sabahı zor ettim. Sabah kalktığımda kahvaltımı yapmadan okula gittim. Öğretmenime rahatsız olduğumu söyledim. İzin alıp eve geldim. Bu rahatsızlık bende bir müddet devam etti. Yemek yiyemedim. Anam bana kızdı. Gördüğüm rüyayı olduğu gibi anama anlattım. Şaşırdı. “Öyle iş mi olur? Rüyada içtiğin çay sana zarar vermez. Akıllı ol!” dedi. Anamı inandıramadım. Sonra şiir yazmaya başladım. O gün bu gün yazmaya devam ediyorum.
       BURNUN KIVIRMIŞIM:
       1972 yılında elektronik dergiler okuyarak kendi kendime radyo tamirciliğine başladım. Bir yıl içinde radyoculuğu A dan Z ye öğrendim. Gündüz yaptıklarım gece rüyama girerdi. Rüyamda bir radyonun anahtarı bozulmuş yenisini taktım. Radyo çalışmadı anahtarı açmaya çalışıyorum diye hanımın burnunu kıvırıyormuşum. Hanım “Sen ne yapıyorsun?” diye yüksek bir sesle beni uyardı.“Radyoyu açmak için çalışıyorum.” Dedim. “Burnumu kıvırıyorsun dedi.” Radyocululuğumda böyle bir anı yaşadım.  
        ÇIRAK DURDUM:
         İskenderun çarşısında şiir satıyordum. Bir marangoz ustası “Şiir satmayı bırak, haftalığın iki buçuk lira yanımda çalış.” dedi. Ustanın teklifini kabul edip işe başladım. İş yeri denize yakındı. “Yatacak yeriniz yoksa şurada küçük tahta kulübemiz var. Burada yatarsın.” dediğinde sevindim. Yatağım filan yoktu.  Bir savanın arasında yatardım. Eski elbiselerim yastığımdı. Bir hafta kadar marangoz da çalıştım. Çalışmaktan yorulmuş olmalıyım ki gece beni kulübeyle götürüp, denizin kenarına koymuşlar. Uykumun arasında bazı sesler duyuyordum, Dalga kulubeye vurdukça uyandım. Üstüm ıslanmış. Gece saat üçtü. Kalktım. Her şeyim ıslanmış dışarıya çıktım. Dışarıda sabahladım. Korkumdan ustanın yanına gidip paramı da almadım. Oradan kaçtım. Gaziantep’e gidecektim. Yol param yok. Bir otobüse bindim. Biraz gidince muavin para istedi. “Yok!” dedim. “Paran yokta niye bindin?” diye bana kızdı. Şoför görmüş, muavini yanına çağırdı ve kızdı. “Parası yoksa beleş gitsin.” dedi.
       Antep’e indiğimizde şoför beni yanına çağırdı. “Nerelisin yiğit?” dedi. “Maraşlıyım.” dedim. “Harçlığın filan var mı?” diye sordu, Seslenmedim. Nere gideceğimi sordu. Maraş’a dedim. Yemek paramı da verdi. “Git karnını doyur gel. Seni Maraş’a göndereyim.” dedi. Karnımı doyurup geldim. Şoför, tanıdığı bir şoföre “Bu yiğidin parası yokmuş. Ben İskenderun’dan getirdim.
Sen de Maraş’a götür.” dedi. Kendi kendime “Demek ki dünyada merhametli insanlar tükenmemiş. Allah böyle insanlardan razı olsun.  Böyle insanları dünyada daima var etsin.”dedim.
        DONUYORDUK:
       Yıl 1967, 28 Şubat mevsim kış. Her taraf kar Maraş’tan pazarcığa geldik beş arkadaş, Pazarcık’tan bir cip kiraladık Bozlar köyüne gelebildik. Bozlarda kırk santim kar vardı. Şoför devam etti. Fıstık ağacına kadar zor geldik. Cipi bin bir rezillikle geri çevirdik. Karda kışta yayan yürüyerek tuttuk  Cerit yolunu. Beş yüz metre kadar ilerledik. Önümüzde bir anne üç kızı ile beraber, yürüyorlardı. Onlar bizden önce gelmişler kızlardan büyüğü öğretmenmiş. Onları tanımıyorduk. Hayırdır yolculuk nereye dedik Cerit’e dediler. Kar yağıyor tipi fırtına esiyor siz bu günde nasıl yola çıktınız donarsınız dedik. Beraber geldiğimiz arkadaşlar ayrıldılar. Arkadaşlar bu bayanlar ne olacak dediğimde “bize ne bizimle mi geldiler. Biz kendimizi kurtarırsak yeter deyip yürüdüler.” Ben yalnız bırakamazdım. Çünkü ortalık felaket kış beraber gidelim ölürsek de beraber ölelim dedim. Yüz metre İleride iki avcıyla karşılaştık onlara da durumu anlattım biz öleceğiz yardım edin dediğimde “biz çok yorgunuz sizi bekleyemeyiz deyip avcılarda gittiler.” Kar kalınlığı bir metreyi geçiyordu. İlerledikçe kar daha da çoğalıyordu. Küçük kız yorulmuştu. Kızı hopuma aldım öğretmen ve annesi ayakkabıları ellerine alıp ayak yalın yürüyorlardı. Çünkü çok kötü kar yağıyordu karşımızdan fırtına esiyordu. Yürümeye halleri kalmamıştı. Ben olmasaydım donup öleceklerdi. Velhasıl beşimizde donup ölmeden ne hallerle aksuya yetiştik. Bayanları orada Derviş Ali emmiye,
        Bunlar sizin misafiriniz dedim. Yarın bir katır kiralar gelirler dedim. Yarın olduğunda anne ve kızının ayaklarının altı su toplamış. Böylece hem kendi hayatımı hem dört kişinin hayatını kurtarmış oldum. Aksudan tek başıma yayan yürüyerek akşam namazı Ak dere’ye geldim. Bir eve misafir oldum. Sabah kalktığımda kar iki buçuk metreyi geçmişti. Karda yürümek imkânsızdı. Ulu Dereyi tercih ettim. Sular coşuyordu. Bazı yerlerde suyun kenarından bazı yerlerde suyu geçerek bir saatlik yolu 3 saatte Cerit’e geldim. Ogün benimle yolculuk eden dört arkadaşın üçü vefat ettiler. Kendilerine Allah’tan rahmet diliyorum…
      ELEKTRİK ÜRETTİM:
      Bahar aylarında Biçmoluk’a göçerdik. Kabak Tepe’de taş duvarlı üzeri mertek ve çapkılı toprak örtülü bir evimiz vardı. Evin bir bölümünde sığırlarımız bir bölümünde ailemiz kalırdık. Tepede gece ve gündüz rüzgâr eksik olmaz. Babama “Eğer izin verirsen ben elektrik üreteceğim.” dediğimde “Ne elektriği lan. Nasıl yapacaksın.” dedi. “tamam, izin verdim hadi yap görelim dedi.”Babam “Tamam.” dedi. Bisiklet dinamosunun elektrik ürettiğini biliyordum. Dinamoya iki tane kanat taktım. Evin önündeki ardıç ağacına monte ettim. Çıkışına kablo bağlayıp içeri götürdüm. Ucuna küçük 6 voltluk ampul taktım. Dinamo dönmeye başladığında ampul pırıl pırıl yanıyordu. Sevincimden hopluyordum. Rüzgâr hızlı estikçe ampul daha parlak yanıyordu. Böylece yaylada geceleri evimizi dinamoyla aydınlattım. Bir kaç yıl dinamonun ışığında oturduk. Babamdan aferimler almıştım. Böylece gaz lambasının kokusundan kurtulmuş olduk.
        EVDEN KAÇTIM:
        Babam sazımı kırmıştı. O gece babama küserek evimden ve köyümden kaçtım. Mevsim kış O tarihlerde köyün yolu ve arabası yoktu. Peşimden gelen olur korkusuyla yola gitmedim tepeden tepeye giderek, bazı yerlerde kısığın o coşkulu ve soğuk sularını geçerek, on dört saat aç susuz, yayan yürüyerek köye otuz kilometre mesafede olan asfalta yatsın vardım.  Bir yük kamyonuna binerek Maraş’a gittim. Kimseyi tanımıyordum. Yatacak yerim de yoktu. Birilerine sordum. Bana bir yer tarif ettiler, gittim. Tarif edilen yer, Saray altı Mahallesi’nde bir handır, O gece handa yattım Cebimde kuruş param yok acım erkenden çarşıya çıktım bir kız çocuğu fırının önünde ekmek bekliyordu çocuk ekmeği alır almaz elinden bir tanesini kaptığım gibi kaçtım hana geldim kuru somun ile karnımı doyurdum. Çarşıya çıktım gezip dolaştım akşam hana geldiğimde hancıya derdimi anlattım. Bana bir haftalığına 60 kuruş verdi sabahleyin ilk işim iki domates Bir ekmek alıp karnımı doyurdum.
       Bu handa günlüğü on kuruşa bir yıl kaldım, işsizdim. İnşaatlarda çalıştım. Hamallık, ayakkabı boyacılığı seyyar satıcılık yaptım. Günlük gazete ve dergiler sattım. Bir fotoğraf makinesi alarak fotoğrafçılık yaptım. İlk işim hancıya olan 60 kuruş borcumu ödedim. Şiir yazmaya devam ediyordum. Yazdığım şiirlerimi matbaalarda çoğaltarak çarşıda, pazarda, mahallelerde satmaya başladım. Biriktirdiğim üç beş kuruş ile kendime bir saz aldım. Şiirlerimi satarken çok zaman sazım yanımda olurdu. Bulunduğum müsait ortamlarda çalar söylerdim. Etrafıma toplanan insanlara irticalen söylerdim. Bu da insanların hoşlarına giderdi. Fakat zabıtalar bana bir türlü rahat ettirmezlerdi. Özel bir albümüm yok. Teyp kasetlerine kendi eserlerimi okudum. Sanatçılardan birçok eser okudum.
      EZAN OKUTMADI:
      Camiye geldim. Vakit sabah namazıydı. Ezan okumak istedim. İmam bana ezan okutmadı. İmam minarenin kapısını Kilitlemiş. Biraz sonra kendisi gelip kapıyı açtı. Ezanı okudu. İmamın bana karşı davranışı zoruma gitti. Bir zaman çocukluğumda camide Kur’an okurken tökezledim. Dışarı çıktığımda yaşlı bir amca kulağımı çekiyordu. Kimin oğlu olduğumu sordu ve bana iki tokat attı. Ondan sonra namaz kılmayı, Kur’an okumayı bıraktım. Bu defa da altmış üç Yaşımda yine benzer olayı yaşadım. Bir daha ezan okuyup müezzinlik yapamadım. İmamın arkasında namaz kılmamak için başka camilere gittim. Bu imam gibi olan imamları her nerede varsa kınıyorum. Sade bana yapmamış birkaç cami cemaatini küstürmüştü. Camiye cemaati imam toplar. Bizim imam da camiden cemaati kaçırır. Bu imama birkaç dörtlük yazmadan edemedim.
                              İyi değil gönül kırmak,
                              İki gözüm oldu ırmak,
                              Minareye kilit vurmak,
                              Yakıştı mı sana hocam. 
                                              . 
       Şiirin devamını 4. şiir kitabım (Dinlemediler)’in 201 inci sayfasından okuyabilirsiniz.
      FOTOĞRAFÇILIK YAPTIM:
      1964 yılında Maraş’ın Bitpazarı’ndan tahtadan yapılmış bir fotoğraf makinesi satın aldım. Makine elektriksizdi. O zaman Maraş’ta birçok fotoğrafçı bu tip makineyi kullanıyorlardı. Bu makine elektrik filan istemiyordu. Ulu Caminin yanında Ali Usta diye bir fotoğrafçı vardı. Bana kısa zamanda fotoğraf yapmayı öğretti. Köye geldiğimde bir müddet bu makineyle fotoğraf çektim. Sonra Ali Ustanın tavsiyesi üzerine üstten bakmalı Jüpiter marka fotoğraf makinesi aldım. Filim dolunca Ali Ustaya götürür yaptırır gelirdim. Fotoğraflarımı yapan Ali Usta bana filim banyo etmeyi, fotoğrafı karta basmayı öğretti. Ustama hep dua ettim. Ölmüş ise Allah rahmet eylesin. Köyde elektrik yoktu. Bir agrandizör makine, bir de jeneratör aldım. Ali Ustanın sayesinde çektiğim fotoğrafları köyde kendim yapmaya başladım.
      FM MİKROFON:
      Yıl 1973. Arkadaşım Almanya’dan bana bir FM mikrofon getirmişti. Yayın sahası açık alanda beş yüz metre, kapalı alanda yüz metre idi. Arkadaşım “Bu mikrofonun Türkiye’de kullanımı yasak.” dedi. Arada bir köye jandarmalar gelirdi. Jandarma haberini aldığımda mikrofonu saklayacak yer arardım. Müzevirin biri beni jandarmaya ihbar etmiş. İki jandarma, bir astsubay iş yerime geldiler. “Sende telsiz varmış, çıkart.” dediler. “Yok!” dedimse de dinlemedi. Mikrofonu sakladığım yerden getirdim. Astsubaya verdim. Hakkımda zabıt tuttu. Zaptı imzalamadım. “Bizimle karakola gideceksin.” deyip beni yanlarına aldılar. Kazıklı Dağı’na kadar yürüdük. Astsubay beni dağda sorguya çekti. Mikrofonu nereden aldığımı ne için kullandığımı sordu. Almanya’dan bir arkadaşımın getirdiğin söyledim.“Hadi geri dön evine git.” dedi.“Komutanım bu soruyu köyde sorsanız da beni buraya kadar yormasınız olmaz mıydı?” dedim. “Yürüdünse ayakların mı aşındı. Sana spor yaptırdık.” dedi. Mikrofonu da vermedi alıp gitti.
     GAZYAĞI SİNMİŞTİ:
      İlk defa Erinci Obasına elektrik gelmişti. Cerit halkının çoğu bu insanlara güldüler. “Erinci dağ başı kışın kar yağar, teller kırılır, elektrikler yanmaz. Boşa masraf edip evlere elektrik çektiriyorlar.” diye insanlarla alay ettiler. Erinci Obasında Mehmet Çetinkaya’nın evinin elektrik tesisatın yaptım. Saat panosun yerine takıyordum. Yanımda üç beş kişi beni seyrediyorlar. Ev sahibi Mehmet amca yanıma yaklaştı. “Burnuma kötü bir gaz yağı kokusu geliyor.” dedi. Ben hiç farkında değilim çalışıyorum. Ceketimi koklayarak “Ali’nin ceketi kokuyormuş.” dedi. Ben şaşırdım. Gazyağı kokusu da neymiş.” dedim. Sonradan anladım. Cerit’e elektrik gelmeden Erinci obasına geldi. Bizim evlerde gazyağı lambası yanıyordu. Meğerse latife olsun diye bana takılmıştı. Amma adamlar haklıydı.
      GÜVERCİN VURDUM:
      Gençliğimde av meraklısıydım. Babamın uzun namlulu, çakmaklı bir tüfeği vardı. Çok zaman babamdan izin alarak, bazen de babamdan habersiz keklik ve cırık avına Giderdim. Her gün birkaç cırık vururdum. O yıllarda kar çok yağardı. Cırıklar sürülerle gezerdi. Bir gün güvercin avına gittim. Şimdiki kaymakamlık binasının orada bir sürü güvercine rastladım. Pusuya yatıp beklerken güvercinler sürüyle geldiler. Molla Halil’in evinin süyüklerine kondular. Orda iki güvercin vurdum. Sevinerek eve geldim. Babam “Bunlar ne?” dedi. “Güvercin.” dedim. “Bunları vurmanın günah olduğunu bilmiyor muydun?” dedi.
       Babam beni iyi bir dövdü.“Bu kuşların günahından Yusuf Amcan gözünün birini kaybetti. Yarın sen de kör olursan görürsün.” dedi. İçime bir korku girdi. O gece rüyamda kafama silah patladı. Ağlayarak uyandım. Babam “Ne oldu ne var?” dedi. “Kafama silah patladı.” dedim. “Ne silahı yat yerine.” dedi. Sağ yanağımdan ılık, ılık kan akıyordu. Babam kalktı, gazyağı lambasının ışığını az açtı. Kafanı bir yere vurmuşsun dedi. Sağ kulağımın kenarı kanıyordu. Kanları sildi.“Oku, üfür, yat.” dedi.
Sabah uyandığımda sağ suratımda hafif bir çizik vardı. Bu olaydan sonra tövbe edip avı birden bıraktım.
      HALAMIN BEDDUASI TUTMUŞTU:
      İlkbaharda erik yaylasına göçerdik. Evkozu’nda ağaç bahçemiz vardı. Anam beni haftada bir gün bahçeyi sulamak için
Köye gönderirdi. Bana sıkı sıkı tembih ederdi. “Bahçede kimin tavuğunu görürsen vur, öldür.” derdi. Bir gün bahçeye geldiğimde halamın tavukları bahçede yayılıyorlardı. Elime taşlar alarak tavukların peşinden koştum. Halam “Tavuklarımı öldürme!” diye yalvarıyordu. Bahçede halamın iki tavuğunu öldürdüm. Bana çok kötü beddua etti. O arada Dut yemek için bahçemizdeki Dut ağacına çıktım. İki dakika geçmedi. Bastığım dal kırılınca Dut’tan aşağı düştüm. Sol gözümün üstü, kaşım yaralandı. Beni kanlar içinde gören halam bu defa ağlayarak üzerime kapandı.
      “Ağzım kitlense de beddua etmeseydim.” diyordu. Bir taraftan yaramı temizliyordu. Yarayı temizleyip tuzlu yağ bastı. Halam ağlıyor, ben ağlıyorum anladım ki bedduası beni tuttu. Halamın bana karşı bu insancıl davranışı hala beni kahreder. Kaşımın üzerindeki yaram iyileşmeden iki arkadaş erik yaylasında kayalıklara tutkal yazmaya gittik. Ama fırtına ortalığı yıkıyordu. Rüzgâr beni kayadan attı. Kafamın sağ tarafı yarıldı.
      Elimle yarayı yokladım. Deri yırtılmış, kafamın kemiğine parmaklarım değiyordu. Arkadaşlarım beni bırakıp kaçtılar. Bu mu arkadaşlık, kanlar içindeyim. Kafamı su oluğuna soktum. Su kıpkırmızı kan oldu. Beni gören yaşlı Mehmet Amca “Sen bu suyu neden kirlettin?” deyip halime bakmadan beni dövdü. Kanlar içindeydim. Ağlayarak eve geldim. Halimi gören annem bayıldı. Komşular biraz sonra annemi ayılttılar. Ne olduğunu sordu. Kayadan düştüğümü arkadaşların beni bırakıp kaçtıklarını söyledim. O zaman yol yok doktor yok. Hacı dayım geldi. Kafamın kanını temizleyip, yaraya tereyağı ile tuz basıp üzerini bir bez ile sardı. Bir gün sonra kafam balon gibi şişti. Komşular benden ümidin kesmişler. “Bugün yarın ölür.” demişler. İyileşmem üç ay sürdü. Öldürmeyen Allah öldürmezmiş. Yaşayıp gidiyoruz. Başıma gelen bu olayda yine halamın bedduasının payı olduğun düşünüyorum. Siz siz olun da sakın kimseden beddua almayın.
      İLK DEFA SEVMİŞTİ:
      Köyde çok zengin bir aile olmasak ta orta halli bir aileydik. Babam çiftçilik, marangozluk, arıcılık yapardı. Biz sekiz kardeş hiç anne baba sevgisi görmedik. Babam bizlere çok baskı yapardı. 10 yaşıma girmiştim. Okula kendim yazıldım. Birinci sınıfa gidiyordum. Bir akşamüstü okuldan geldim. Babam beni kucağına alarak yanaklarımdan öptü, Bağrına bastı diye sevinçten havalara hopladım. O gece sevincimden uyuyamadım. Diğer kardeşlerimi sevdiğini hiç görmedim..
 
       KATARAKT AMELİYATI OLDUM:
       Yavaş, yavaş gözlerim görmez oluyordu. Kahramanmaraş’a Doktora gittim. Muayene sonucu. Katarakt ameliyatı olmam gerekiyormuş. 9 Ekim 2007 tarihinde sağ gözümden ameliyat oldum. Katarak ilerlemişti, ameliyat elli beş dakika sürmüştü. Ameliyattan sonra gözüm yirmi gün hiçbir şey görmedi. Her yer bembeyazdı. Yirmi bir gün sonra yavaş, yavaş görmeye başladı. Bir baktım sol gözüm ağlıyordu. “Gözüm sana ne oldu da ağlarsın?” dediğimde “Nasıl ağlamayım. Altmış yıl beraber yaşadığım kardeşimi ameliyat ettiler. Yarın sıra bana da gelecek. Seni defalarca uyardık. Kardeşimin görüş mesafesi günbegün azalıyor. Çaresine bak dedik. Bizi dinlemedin. Daha doğrusu kardeşime değil de senin ihmalliğine ağlıyorum.” dedi. Bu defa sol gözümü 06 Mayıs 2008 tarihinde ameliyat ettirdim. Ameliyatım on üç dakika sürdü. Ameliyatlarımda hiçbir ağrı ve acı hissetmedim. Her iki göz ameliyatımda bana emeği geçen Sayın Doktorlara ve hemşirelere teşekkür ediyorum. Ancak sağ gözüm ameliyattan sonra yedi yıl gördüm ameliyatın geç sürmesinden dolayı yedi yıl sonra görme yeteneğini tamamen kaybetti. Tekrar doktora gittiğimde ameliyatın geç sürmesi nedeniyle gözümün merceğine çok ağır baskı yapılmış. O yüzden görme yeteneğini kaybetmiş.
       KAR ALTINA TÜNEL:
       Evimizde inek ve öküzler beslerdik. Kışın kardan dışarı çıkartamazdık. Sığırlarımızı kışın kar eritir sulardık. Çok zaman tarihi taş köprünün yanındaki pınarda sulardık. Kışın kar çok yağardı. Evlerden atılan kar sokakları doldurur, Gidecek yol olmazdı. Babam bir hafta çalışarak damlardan atılan yığmaca karların altına tüneller açtı. Sığırlarımızı bu tünelden pınara götürür sular, aynı tünelden geri dönerdik. Komşulardan bazıları da tünelin kenarını delerek, sığırlarını bu tünelden pınara götürür sularlardı.
      KARAKOLA GÖTÜRÜLDÜM:
      Kahramanmaraş’ta kapalı çarşıda şiir satıyordum. İki kişi geldi. Şiirlerimi elimden aldılar.“Biz polisiz bizimle karakola geleceksin.” dediler. “Tamam!” dedim. Kıbrıs meydanında bir cipe bindirildim. Valilik binasına götürüldüm. Beni üçüncü kata çıkardılar. Girdiğimiz kapının üzerinde baş komiser yazılıydı. Polisler “Aradığınız kişiyi getirdik.” dediler. Kalın gözlüklü yaşlı biri oturuyordu. “Otur bakalım yiğit.” dedi. Adam işiyle meşguldü. Arada bir gözlüğün üstünden bana bakıyordu. “Emmi beni bura niye getirdiler?” dedim. Komiser “Sen dağdan mı geldin? Ne emmisi ben komiserim. Suçun varmış getirdiler. Bir daha bana emmi deme. Komiserim de.” dedi. “Tamam, emmi.” dedim. “Benimle dalga mı geçiyorsun? Şimdi seni tutuklarım.” dedi ve nereli olduğumu sordu. “Cerit’liyim.” dedim. “Cerit’linin hepsi senin gibi yobaz mı?” dedi. “Emmi kelimesine dilim alışmış emmiden başka bir şey diyemiyorum. Yine “emmi bana istediğini söyle amma Cerit Halk’ına hakaret etme onların suçu ne.” Dedim. “Bak hele bak!” deyip iyice kızdı. Öfkeyle “Sen ne iş yapıyorsun?” dediğinde “Şiir yazar, satarım.” dedim. “Şiirlerinin altında Âşık Ali yazıyor. Bu âşıklığı nerden aldın?” dedi. “Halk öyle diyor.” dedim. “Her şiir yazan âşık mı olurmuş kime âşıksın?” dedi. “Tabiata, insanlara, güzel olan her şeye.” dedim. Alsana kalem birde kâğıt bana bir şiir yaz bakalım.”  deyince “Kaleme kâğıda gerek yok:” deyip irticalen aşağıdaki dörtlüğü okudum.
                                             .
                           Çarşıdaydım alıp geldi polisler,
                           Getirip karşına diktiler beni.
                           Küçükleri azarlamaz büyükler,
                           Vurdular kırdılar döktüler beni.
                                                .
      “Anladım evladım teşekkür ederim. Bu şiiri önceden mi hazırladın?” dedi. “Şimdi aklıma geldi söyledim.” deyince “Tamam evladım anladım. Senin suçun yok. Seni bana getirenler suçlu, gidebilirsin. Ara sıra bana uğra çayımı iç.” dedi. Şiirin Devamı (Düşünüyorum) İsimli kitabımın (43) sayfasındadır
        KEKLİK AVINA GİTTİM:
        Bir gün sabah kalktığımda bir metre kar yağmıştı. O yıllarda dağlarda keklik çok olurdu. Köyün avcıları ile ayak yalın keklik avına gittim. Akşama kadar keklik peşinde koştum. Akşamüstü Ozanlılar yurdunda bir keklik tuttum. Ayak yalın gezdiğimi değmişti. Vakit akşamdı kekliği alıp eve getirdim. Babam kekliği nerden aldın deyince “Avcılarla ava gitmiştim. Ben tuttum.” dedim. Ayakkabımın olmadığını biliyordu. “Ayak yalın mı gittin?” dedi seslenmedim. “Yarın ayakların şişerse sana sorarım.” dedi. Ayaklarım umurumda mıydı? Et yiyeceğiz diye seviniyordum. Anam kekliğin tüylerini yoldu, pişirdi. Birer lokma yedik. Sabah kalktığımda. Ayaklarımın altı su toplamıştı. Yürüyemiyordum. Anam babama duyurmadan ayaklarıma kına sardı. Dört günde zor iyileşti. Babamın dediği doğruymuş sonra anladım.
        KEVEN İÇİNDE UYUDUM:
       Keven güzün dağdan getirilir kışın ıslatılıp doğrayarak sığırlara yedirilen bir yem türüdür. O zamanlarda köylü malcılıkla geçim sağlardı. Keven getirmeyen ev olmazdı. Yumuşak olması için yağmur alacak şekilde evin önüne ve süyüklerin altına veya ağaçların başına yığarlardı. Bizim evin önünde Dut ağacı vardı babam Dut’un başına yığardı. Arkadaşlarımla oyun oynardık. Eve geç kaldığımda babam kapıyı açmazdı. Dut’a çıkar kevenin orta yerinde kendime yer açar üzerimi kefenle örter orada uyurdum.
      Babam sabah namazı keven almak için Dut’a çıkar aşağıya keven atarken üstüm açılır bir Ali sesi geldi gözümü açtım ki babam. Ne yapıyorsun burada dedi. Ne yapayım kapıyı açmadın burada yatıyorum dedim. O gün yağmur yağmış elbisem ıslanmış. Kalk dedi beni aşağı indirdi eve çıkardı anamı uyardı şunun elbisesini değiş dedi. Anam şaşırdı nerde ısladın elbiseni dedi. Kevenin içinde uyuyordum üzerime yağmış orada ıslandım dedim. Babamla dövüştüler sen kapıyı açmazsan çocuk nere gider dedi orda kendine bir yer edinmiş orda yatarmış yazık değil mi dedi. Babam bir daha kapıyı kilitlemedi. Eve erken gel dedi. Çocukken böyle günler geçirdim.
       KIRMIZI POSTALIM:
       1955 yılında Erik yaylası’na göçerdik. Davarımız, koyunumuz olmasa da dayımların oğlaklarını, kuzuların güderdim. Ayakkabım yoktu. Ayak yalın oğlakların peşinde dolaşırdım. Ayağıma dikenler batar ayaklarım kanardı. Bu halimi gören dayım bana bir çift postal diktirmiş getirdi. Postalı ilk defa görüyordum. Babam sordu Ahmet dayım getirmiş dedim. Sevincimden uçuyordum. O gece postalları yatağıma aldım, postallarımla yattım. Sabah kalktığımda ayağıma giyindim. Oğlakları, kuzuları gütmeye gittim.
          KUŞLAR HABER VERİRMİŞ:
          İlkokula gidiyordum dini dersler almam için babam beni köyün imamı Hasan Basri Tükel hocaya gönderirdi. Bu hoca köyün ileri gelen en eski hocasıydı. Hocam ara sıra elimden cüzümü alır, cüzün köşelerindeki kuş resimlerine sorar. O gün hangi suçu işlediğimi hocaya söylermiş. Eve geldim. Cüzün yapraklarında ne kadar kuşa benzer ayet resim varsa hepsini kesip çıkarttım. Sabah oldu hocaya gittim bu defa kendi kızının cüzünü alıp yine suçlarımı kuşlardan öğreniyordu, hocam bizi kendi evinin altındaki odasında okutuyordu. Çocuğun eve çıkmasını bekledim cüzü alıp sobaya vurup yaktım. Öbür gün bir başkasının cüzünü aldı bu defada işlediğim suçu ona soruyordu.
      Her gün dayak yiyordum. Bizden büyük olan kartolar sülalesinden Kadı lakaplı bir öğrenciye meseleyi anlattım. “Bana Ali sen bu kadar akılsız mısın cüzün içindeki resim senin suçunu nerden bilsin seni takip edip hocaya söyleyen birisi var. Onu takip et.” dedi. Bunun üzerine araştırmaya başladım. Meğerse beni hocaya şikâyet eden akrabamızdan birinin oğluymuş. Bir gün bu arkadaşıma “Doğruyu söylersen sana on tane ceviz veririm.” deyince sevindi. “Suçlarını hocaya ben söylüyordum” dedi. Bununla kapıştık. İyi bir dövdüm. Dişlerini kanattım. Hocadan yediğim dayakların acısın çıkarttım. Bir müddet bu hocadan Kur’an dersleri aldım. Kendime yetecek kadar dini derslerimi öğrendim. Beş defa Kur’an-ı Kerim’i hatmettim. Hocam 02.07.2012 tarihinde vefat etti. Allah rahmet eylesin.
       KÖYLÜ OTOBÜS ALDI:
        Köyümüzün yolu düzgün değildi. 1964 de Deli İrfan isimli bir şoför ilk defa köyümüze bir otobüs getirdi. Bu otobüs kol takıp çevirerek çalıştırılırdı. Soğuk havalarda kolay çalışmazdı. Yolcular kış günü Maraş’a varıncaya kadar soğuktan donardık. Otobüsün içerisinde küçük piknik tüpü yanardı. Herkes tüpte ayaklarını, ellerini ısıtarak yolculuk ederdi.  Şoför tüpün parasını yolculardan alırdı. Bizler böyle Maraş’a yolculuk yapardık.
          KÖYE TELEFON GETİRDİK:
          15 Ocak1982 tarihinde köyümüze Malatyalı Cemal Çiçek isimli bir öğretmen geldi. Öğretmen köyün haline bakınca “Bu köyde telefon, elektrik niye yok?” dedi. Bize yol gösterdi. Bu öğretmenin sayesinde esnafları ziyaret ederek bir lira karşılığında haftada ellinin üzerinde telefon abonesi yaptık. Öğretmen dilekçe yazdı.“Köy muhtarına imzalatılması gerek.” dedi. Bu görevi ben üstlendim. Dilekçeyi muhtara götürdüm. İlk kelimesi “Telefonu ne yapacaksınız? Uluslararası, Millet’ler arası görüşmeler mi yapacaksınız? Yarın köye bir telefon verilir. O da benim odama gelir.” dedi. Israrla dilekçeyi imzalattım. Dilekçeyi Pazarcık telefon müdürlüğüne götürdük. Müdür “Telefon direklerini kendiniz götürüp, Kuyularını siz eşeceksiniz. Telefonunuz kısa zamanda bağlanır.” dedi. Kabul ettik. Kamyon kiraladık. İki günde direkleri köye taşıdık. Mesafa 30 kilometre en kısa zamanda direk çukurlarını eştik. Bir haftada direkleri dikip tellerini çektiler. Köyde Nalbant Ali’nin iş yerine manyetolu bir telefon bağlayıp gittiler. Bu saygı değer öğretmenimizin sayesinde köylü telefona kavuştu. Bir ay sonra köye elli abonelik manüel bir Santral kurdular. Her aboneye pilli telefon verildi. .Aradan yıllar geçmesine rağmen ilçe Halk’ı olarak Cemal hocayı unutamıyoruz. Köyümüzde bir yıl daha kalsa neler değişirdi.
        MARK YASAKMIŞ:
        Yıl 1984 Çağlayancerit’e elektrik yeni gelmişti. Elektrik tesisatçılığına başladım. Almancı bir vatandaşın evinin elektrik tesisatını yaptım. Adam bana 100 Mark verdi. Elektrik malzemesi almak için Kahramanmaraş’a gittim. Malzemeleri aldım. Mark’ı kimseye bozduramadım. “Bankada bozdurabilirsin.” dediler. İş Bankası’na vardım. Mark bozduracağımı söyleyince memur beni aldı, Müdüre götürdü. Müdür Mark’ı nerden aldığımı ve bana pasaport sordu. “Ne pasaportu ben elektrikçiyim. Bir Almancının evinin elektrik tesisatını yaptım o verdi.” dedim.“Türkiye’de Mark kullanmanın yasak olduğunu bilmiyor muydun?” deyince “Ne bileyim ben.” dedim. Kimliğimi aldılar, tutanak tuttular. Tutanağı imzaladım. Mark’ı bozdurdum. Bunu neden sizlere anlattım. O günkü Türkiye’nin zihniyetine bakın. Yasaklarla bir yerlere varılacağını sananlar yanılmışlardır.
         MERDİVENDEN DÜŞTÜM:
         Yıl 1976. Köyde elektrik yok. Bir vatandaş bir jeneratör ve televizyon almış. Bu gibi işlerden anladığım için beni çağırmış, Gittim. Televizyonu kurdum. Merdiveninden inerken baş aşağı
Düştüm. Beni eve çıkarttılar. Alikocalar mahallesinde Sınıkçı Yusuf diye biri vardı. Onu getirdiler. Sol elimin iki parmağı kırılmış sağ omzumun köprücük kemiği kırılmıştı. Kırıkların üzerini rast gele sardı. İyileşmem üç ay sürdü. Parmaklarımda sıkıntı olmadı. Köprücük kemiğim ise üst üste gelerek kaynamıştı.
Yıl 1978. Bir Cuma günüydü. Dükkânı kapatıp eve çıktım. Rüzgâr esiyor, havalar soğuk, yerler buz tutmuştu. Evin sobası tütmüş, dama çıkıp bacaya bakacaktım. Merdiven kaydı. Merdivenle birlikte yere düştüm. Bir müddet nefes alamadım. Sesim çıkmadı ve biraz sonra tüm bedenim sancıdı. Kapı komşumuz banka müdürü yakın komşumuzdu damdan düştüğümü gördüler gelip bana yardımcı olmadılar. Seyredip durdular anlayın böyle komşular da olurmuş. Yine sınıkçıyı getirdiler. Bu defa da kaburga kemiklerim çıkmıştı. Sınıkçı kaburga kemiklerimi yerine getirdi. iki ay kadar sıkıntı çektim iyileştim.
        MECNUNLAR:
        İlçemiz de birçok mecnunlar vardı. Bunlardan
Küpeli küccük, Durmuş, Mehmet, Mustafa, Ejder, Şaban, Kerem
Salman, hepside rahmetlik oldular. Günümüzde yaşayanlar Cevdet, Tola ve İbrahim, Ben mecnunlarla çok ilgilenirim. Bunlara rastladığımda karnı aç olanları doyururum Hepsiyle iyi anlaşırım. Ejder diye bir mecnunumuz vardı. Çok öfkeli biriydi. Kızdırıldığında küfrederdi. Dükkânların camlarını, arabaların, camlarını, kırardı. Ve kayıptan bilen bir mecnundu. Bir gün bir kahvehanedeyiz televizyon izliyorduk kendiside seyrediyordu öfkeyle kalktı televizyonu kapattı. Bize dönerek “siz insan değil misiniz? İki tane cenaze var” dedi. Hepimiz şaşırdık. Bir gün sonra kendi akrabalarından iki kişi Kahramanmaraş’ta bir gölette boğularak öldükleri haberini geldi.  Ejder Kerem Salman’dan çok korkardı. Kerem Salman kısa zamanda ölecek ondan kurtulacağım diyordu. Kerem Salman ise Kale köyünde Apış lakaplı kısa boylu bir mecnun vardı ondan çok korkardı. Ejderin dediği gibi çok sğrmedi Kerem Salman Akderede elektriğe kapılarak hayatını kaybetti. Aşık Ali Ataş
 
       MUTLU GÜNLERİM VE YILLARIM:
        11.07.1946 Tarihinde dünyaya gelmişim
06.04.1968 Tarihinde evlendim.
27.11.1968 Tarihinde Askere gittim. 24 ay askerlik yaptım
27.10.1971 Tarihinde Askerden geldim.
12.06.1973 Tarihinde Cerit Mezarlığına yakın iki katlı ahşap bir ev yaptırdım.
17.04.1973 Tarihinde Gülşen kızım doğdu.
15.02.1975 Tarihinde Gülten kızım doğdu.
22.10.1978 Tarihinde Gülhan kızım doğdu.
02.04.1980 Tarihinde Oğlum Gülbey doğdu.
30.10.1982 Tarihinde Oğlum Kenan doğdu.
04.09.2007 Oğlum Gülbey Askere gitti.
24.09.2022 Oğlum Kenan Askere gitti.
07.02.2015 Tarihinde torunum Ergün askere gitti.
21.01.2016 Tarihinde torunum Ergün askerden geldi.
29.08.1993 Tarihinde kızım Gülten evlendi.
13.12.1998 Tarihinde kızım Gülşen evlendi.
11.04.2004 Tarihinde kızım Gülhan evlendi.
18.04.2004 Tarihinde oğlum Kenan evlendi.
03.10.2009 Tarihinde oğlum Gülbey evlendi.
07.04.2017 Tarihinde torunum Ergül evlendi.
06 07 2019 Torunum Ergün Esma Dolgun ile evlendi.
15.08.1995 Tarihinde torunum Ergün Öcal doğdu.
07.10.1996 Tarihinde torunum Ergül Öcal doğdu.
04.09.2006 Tarihinde torunum Ersin Ocal doğdu.
11.03.2008 Tarihinde torunum Erdem Öcal doğdu.
06.05.2003 Tarihinde torunum Nesibe Dinler doğdu.
16.01.2005 Tarihinde torunum Ümmügül Dinler doğdu.
23.10.2005 Tarihinde torunum Rahime Ataş doğdu.
01.01.2008 Tarihinde torunum Hiranur Ataş doğdu.
13.07.2014 Tarihinde torunum Belinay Ataş doğdu.
25.07.2006 Tarihinde torunum Abdulsamet Yalçın doğdu.
27.11.2008 Tarihinde torunum Ayşegül Yalçın doğdu.
26.11.2010 Tarihinde torunum Yasin Ataş Almanya’da doğdu
01.11.2013 Tarihinde torunum Sümeyye Ataş Almanya’da  
Doğdu.07.12.2016 Tarihinde torunum Zeynep Ataş
Almanya’da doğdu.
14.Eylül.2018 Tarihinde torunum Ergün. Esma Dolgun ile
Nişanlandılar.
17.11.2018 Tarihinde torunum Aylin Ataş doğdu.
21.11.2018 Tarihinde torunum Merve Öcal doğdu.
18.02.2019 Tarihinde torunum Ergül’ün kızı Nigar Gökçe
Dünyaya geldi
        MİSAFİR AÇ KALMASIN:
        1978 yılında yaşlı bir dede Azaplıdan merkebine binerek Cerit’e radyosun tamir ettirmek için gelmişti. Yaşlı dede radyosunu Gölbaşı’nda yaptıramadığını söyledi. “Usta seni met ettiler, sana getirdim.” dedi. Radyoyu tamir ettim. “Usta ben gideyim.” dedi. Yemek saatiydi. “Azaplıya aç gidilir mi? Yemek yiyelim öyle git.” dedim. Dükkânı kapatıp eve çıktık. Hanımın misafirden haberi yok. Üç tane yumurta pişirmiş, sofraya getirdi. Ben bir lokma alıp çekildim. Dede “Ustam neden yemedin?” deyince “Hanım pişirmiş amma benim yumurta ile aram iyi gitmez.” dedim. “Sen ne anlayışlı ustasın. Sofraya gelen üç yumurtayı ben yesem Dede aç kalır, Dede yese ben aç kalırım. En iyisi dede uzak yola gidecek. Karnın doyursun dedin değil mi?” dedi “Evet doğrusunuz.” dedim. Dede şakacı biriydi yemekten sonra şimdi dede uzak yola gidecek kızım deye ceviz bastık sucuk ne varsa vereyimde giderken yesin dedi. Tamam dede hanımda aynısın düşünüyor dedim. Ve dedeyi dediği şekilde uğurladık.
      NASIL KARŞILANDIM:
      Yıl 1966. Sazımı omzuma takıp Elbistan içmelerine gittim. Burada iki tane içme var. Biri Aşağı, diğeri yukarı içme. Yukarı İçme’ye vardım. Tanıdığım iki köylüme rastladım. Bir oda kiralamışlar. Beni de yanlarına aldılar. Sazımı içeri koyup arkadaşlarla çarşıya çıktık. Halk arasında “İçmeye bir âşık gelmiş.
Çalıp söylüyormuş.” diyorlar. “Bu âşık kimmiş?” diye biz de merak ettik. Çarşıda biraz gezdik, eve geldik. İki asker kapımızı çaldılar. “Buyurun.” dedik. “Burada bir âşık varmış. Biz o aşığı alıp karakola götüreceğiz. Dediler şaşırdık. “Suçu neymiş?” dediğimizde“Suçlu değil, askerlere türkü söylesin diye komutan istedi.” dediler. Yalnız gitmek istemedim
        Arkadaşlarımla birlikte cipe bindik. Karakola vardık. Hoşbeşten sonra sazıma akort verip irticalen Söze başladım. Askerler memnun oldu. Çalıp söylerken karakola iki adam geldi. “Aşığı kahveden istiyorlar.” dediler. Komutandan izin alarak kahvehaneye geldik. Kahvehane tıklım tıklım dolmuş aşığı bekliyorlardı. Kendi kendime düşündüm “Biz çarşıda gezerken lafı edilen âşık benmişim.” dedim. Sazımı kılıfından çıkartıp kahvehane halkına ilk olarak aşağıdaki Şiiri irticalen şu dörtlüğü okudum.
                               Kulak verin hey insanlar,
                               Siz buraya hoş geldiniz.
                               Canım kurban size canlar,
                               Bu kahveye hoş geldiniz.
                                                 .
      Kahve halkına hoş geldiniz dedikten sonra rahmetli Âşık Mahsuni’nin türkülerinden çalıp söyledim. Kahvehanede bulunan bazı insanlara övgüler, taşlamalar söyledim. Garson çay tabağını aldı. Kahvehane Halk’ından para toplamaya başladı. Böyle bir şeyle ilk defa karşılaştığım için çok zoruma gitti. Hemen sözlerimi garsona çevirdim.                         
                                  Beni dinle garson gardaş,
                                  Gel toplama bu parayı.
                                  Biz kalkalım yavaş, yavaş,
                                  Gel toplama bu parayı.
 
    Ne kadar söyledimse garson beni dinlemedi. Halktan toplanan para çoktu. Ömrümde ilk defa böyle bir para aldım. Fakat çok utandım. Kahveci “utanacak ne var bu senin hakkın”dedi. Eve geldik. İki köylümle parayı bölüştük. Arkadaşlarıma “Beni rahat bırakmayacaklar.” deyip geri tekrar Maraş’a döndüm.
     ODUNSUZ KALDIK:
     O yıllarda köye en az üç dört metre kar yağardı. İlkbaharda taşıdığımız odun kış ortasında biterdi. Yakacak odunumuz kalmazdı. Şimdiki gibi kömür filan yoktu. Karda kışta babam elime baltayı tutuşturur,“Oğlum git karşı ormandan odun Kes getir.” derdi. Öksüz Dağı’nda sahiplendiğimiz beş on tane kamalak ve ardıç ağacımız vardı. Ormandan gücümün yettiğini keser, odunu dalların üzerine koyup karın üzerinde sürüyerek Uludere’ye indirirdim. Odunları sırtıma yüklenerek eve getirirdim. Odamız ve sobamız yoktu. İri odunları ocakta yakar, tüm aile ateşin çevresine toplanır ısınırdık.     
       OKUMAK İSTİYORDUM:
       Öğretmenim okumamı istiyordu. okul masraflarımı karşılayacağına söz verdiği halde anam beni okula göndermedi. 
Aradan kırk dört yıl geçmişti. Öğretmenim bir akşamüstü telefonla beni aradı. İlk kelimesi“Ustam nasılsınız?” dedi. Öğretmenim ve arkadaşlarım bana okulda usta derlerdi. Öğretmenimi tanıyamadım. “Asker arkadaşım mısınız?” dedim. “Yok!” dedi. “Peki, siz beni nerden tanıyorsunuz? Sizin ile nerede konuşmuştuk?” dedim. Bana “1960’lı yıllara git belki hatırlarsın.” dedi. Yine tanıyamadım. İsmin sordum “İsmim Ali” dedi. “Soyadınız asker mi?” dedim. “Evet” dedi. Öğretmenim olduğunu öğrendim. Konuştuk. Yıl 2020 Öğretmenim yaşıyor ellerinden öpüyorum. Ben ilkokuldan sonra okuyamadım amma çocuklarımın biri ticaret lisesini bitirdi. İkincisi ticaret lisesinden terk, diğer ikisi liseyi bitirdi en küçük oğlum ortaokuldan terk.     
      OSMAN’DAN KORKARDIM:
      Osman Duman ile beraber İmam Hasan’da okuyorduk. Sağ ayağı dizinden kesilmişti. “Senin dizine ne oldu?” dediğimde “Dizimde tavşan saklıyorum. Elini ısırmasın.” dedi. Dizini salladı. “Bak tavşan canlı dikkat et.” dedi. Uzaklaştım. İkide bir beni gördüğü yerde dizini sallar “Tavşan geliyor” deyip beni korkuturdu. Fakat ben tavşanın ne olduğunu bile bilmiyordum. Gördüğümde kaçıyordum. Ben kaçtıkça elinde değneği tek ayağı ile koşarak gelirdi. Hocaya şikâyet ettim. Hoca Osman’a iyi bir dayak attı. Bir daha benimle uğraşmadı.   
       OTEL ARADIK:
       22.Kasım.1968 yılında, askere gittim. Kahramanmaraş askerlik şubesinden birkaç arkadaş sülüslerimizi aldık trenle gideceğiz. O günün şartlarında şehirlerarası otobüs yolculuğu yoktu. Sabahleyin Narlı’ dan kara vagonlara bindik. Sivas yolculuğumuz başladı. Gece saat ikide Sivas’a indik. Çarşıya geldik. Bir binanın önünde yolculuğumuzdan kalan çekirdekleri yiyerek kabukları ve kâse kâğıdın oraya attık. Yorulmuştuk. “Gidip bir otelde yatalım.” dedik. Sivas’ı pek bilmediğimiz için gecenin o saatinde otel soracak kimse yoktu. Bir taksi geçiyordu, durdurduk. “Bizi bir otele götürün.” dedik. Beş kişiyiz taksici bizi aldı epey gezdirdikten sonra “İnin otel karşınızda” dedi. İndik az önce çekirdek yediğimiz yere tekrar gelmişiz. “Arkadaşlar burası az önce çekirdek yediğimiz yer dedim. “A!  Evet.” dediler. Birimiz başımızı kaldırıp yukarı bakmamışız. Otelin önündeymişiz de farkında değilmişiz. “Vay be! Şu taksicinin bize yaptığı kalleşliğe bakın. Adam resmen bizi dolandırmış dedik.
        OYUNCAK ARABA:
         Evimizin üst yanı yüksek bayırdı. Tahtadan üçtekerli araba yapar önün arkasın sağını solunu küçük ampullerle ışıklandırdım, babamın korkusundan genelde geceleri binerdim. Mahallenin çocukları toplanır beni seyrederlerdi. Babam bir gün arabamı sakladığım yerden bulup kırmıştı. Ağlıyordum. Lamba devrelerine çok para vermiştim. Her ne yaptımsa babam karşı çıkardı. Siz anneler, babalar çocuklarınızı aşırı baskılarla terbiye etmeyin.   
        OYUNCAK BİSİKLET:
        Çocukluğumda köyün muhtarı Ali Onaran bisiklete binerdi. “İki teker üzerinde nasıl gidiyor?” diye merak ederdim. Bisikletin yapısını inceleyerek bisiklet yapmayı kafama koydum. Sağlam olsun diye meşe ağacı kullandım. Tekerleri bisiklet tekeri kadar büyük olmasa da normal büyüklükte yaptım. Döleklerde pek yürütemezdim. Tepelere götürür, yukardan aşağı Binerdim. Fotoğraf makinem vardı. O zamanlar aklıma gelse de yaptığım Oyuncakların fotoğraflarını çekip saklasaydım. Birkaç gün bindim. Babamın korkusundan bisikletimi eve koymazdım. Diğer oyuncaklarımı kırdığı gibi bisikletimi de kırardı. Yine bir gün biniyordum. Rastladı “Sen hiç akıllanmaz mısın?” deyip bisikletimi kırıp odun etti gözümün önünde götürüp ateşe vurdu yaktı.
       OYUNCAK RADYO:
       Çocukluğumda biraz hareketli, birazcıkta densizdim. Amma gördüğüm bir şeyi hemen uygulamaya koyardım. Amerikanın köye verdiği radyodan esinlenmiş olmalıyım ki çamuru katılaştırıp, dört köşe yapıp, radyo şekline getirdim. Önüne dört tane düğme ve bir cam uydurup güneşe kurumaya bıraktım. Bir gün sonra, mahalle çocuklarını başıma toplayıp radyoyu açar, haberleri verir, türküler söyleyerek, arkadaşlarıma dinletirdim. O zaman benim bu merakımı gören büyüklerim “Sen büyüyünce iyi bir radyocu olursun.” demişlerdi. Gerçekten 37 yıl sonra radyo tamircisi oldum.
         OYUNCAK DEĞİRMEN:
          Eskiden köyde beş tane su değirmeni vardı. Değirmenlere giderek çarkların yapılışını, taşların yapılışını, değirmenin nasıl Döndüğünü incelerdim. Taşları döndüren çarkı çam kabuğundan, oluklarını kavak kabuğundan, taşlarını iki santim kalınlıkta tahtadan hazırladım. Evimizin önünden su arkı geçerdi. Arkın altına önce taşları yerleştirdim. Sonra üzerine evi yaptım. Her şey dört dörtlük oldu. Arktan biraz su bölüp değirmeni döndürmeye başladım. Gören arkadaşlarım şaşırıyorlardı. Bazen tek tek, bazen üçünü birden döndürürdüm. Komşumuz Vali lakaplı Mustafa Kekil amca vardı. Tarlasını suluyormuş, su azalınca küreğini alıp suyu takip ediyormuş.
        O sırada benim değirmen dönüyordu. Sevincimden hopluyordum, taşların dönüşüne bakıyordum. Yanıma bir insan gölgesi düştü. Kafamı kaldırıp baktığımda Vali Amca başucumda duruyordu. “Ali niye suyu kestin?” dediğinde “Görüyorsun değirmen döndürüyorum.”Dedim. Değirmenimi baştan ayağa inceledi.“Ne de güzel olmuş. Artık bizlerde unu bu değirmende öğütelim.” dedi. “Bu oyuncak değirmen un öğütmez.” dedim. “Benim tarla suladığımdan haberin yok mu?” dedi. “Yok!” dedim. “Şimdi sana değirmen döndürmeyi gösteririm. Amma şurada komşuyuz.” dedi ve değirmenin suyun kesti. “Sakın suyu bölme. Gelir bu defa değirmenini yıkarım.” dedi. Bundan böyle arkı takip ederek tarla sulayan varsa suya dokunmazdım. Su boşa akıyorsa değirmeni döndürürdüm.
       ÖLÜR DEMİŞTİ:   
       1963 yılında pamuk toplamak için annem, ben ve kardeşim üç kişi Adana’ya gitmiştik. Yanımızda Doktor lakaplı Engizek’li bir amca vardı. Bir gün rahatsızlandım. Anam “Doktor bizim Ali rahatsız. Bunu bir muayene et.” dedi. Doktor yanıma geldi. Neremin ağrıdığını sordu.“Başım ağrıyor, karnım ağrıyor.” dedim. Kulağını sırtıma koyup dinledi. “Nefes al ver.” dedi. Anama döndü. “Fadime buna ilaç yazsam da fayda vermez. Bu çocuk ölür.” dedi. Ağlamaya başladım. “Ağlasan da öleceksin, sızlasan da öleceksin.” dedi. Anam Doktor amcaya kızdı. Doktor “Hiç kızma bu çocuk vallahi ölür. Ben gerçekleri hastamın yüzüne söylerim.” dedi. Meğerse adamın lakabı Doktor’muş. Benim gibi safları bulunca dalga geçermiş.
        RADYODA GÖZÜKECEK
        Yıl 1957 11 yaşımdayım 2 ineğimiz 2 öküzümüz 1
Merkebimiz vardı. Sığır çobanıydım komşu çocuklarıyla beraber kimimiz sığır kimimiz davar güderdik. Bir gün söz radyodan açıldı kendi aramızda konuşurken arkadaşımızın biri sandık büyüklüğünde bir radyo çıkacak o radyoda Ankara’da konuşan türkü söyleyen içinde gözükecek dedi buna hiç birimiz inanmadık. Aradan epey yıllar ve zaman geçti televizyonlar çıktı. O günkü arkadaşımızın hayali yıllar sonra gerçek olmuştur.
           RADYOCULUK ÖĞRENDİM:
           Elektronik kitaplar okuyarak usta yanında çalışmadan radyo tamirciliğini kendi kendime bir yıl içinde A dan Z ye öğrendim. Köyde elektrik yoktu. Piyasada gazyağı ile çalışan gaz ocağı vardı. Bu ocakta demir ısıtarak radyonun lehim işlerini yaptım. Ve yeni radyolar imal ettim. 1984  yılında köye elektrik geldi. Radyoculuğun yanı sıra televizyon tamirciliği ile ilgili kitaplar alıp okuyarak kendi kendime televizyon tamirciliğini de öğrendim. Radyoyu yapıyorum neden teyp yapmıyorum dedim. Teyp’in mekanik kısmını piyasadan aldım. Diğer ses devrelerini kendim işledim. Teybin dış kabinin kontaplaktan yaptım. Bir tanede plaklı teypli radyo yaptım. Hem plak, hem radyo teyp üçü bir arada aletler yaptım. Radyoculuğa başlamadan radyoculuğa yeni yeni başlamıştım. bir köylümün radyosun bozduğum için vicdan azabı çekiyordum. On dört yıl aradan sonra köylümün evine gittim. “Bozduğum radyo ne oldu?” dediğimde “Dolapta duruyor.” dedi. “Radyonu ver, yapıp geleyim.” dedim. Radyoyu alıp dükkâna getirip tüm iç aletlerin yeniden işledim. Radyo eskisinde daha güzel oldu. Sahibine götürdüm. Borcunu sordu. “Borcun yok. On dört yıl sonra vicdan azabından kurtulmuş oldum.” dedim.
        RADYO VERİCİSİ YAPTIM:
        Okuduğum kitapların birinde radyo verici devresi dikkatimi çekmişti. Bu şemayı işledim, çalıştırdım. Köyde elektrik yoktu.
12 adet yuvarlak büyük pille çalışıyordu. Vericiyi daha da geliştirerek orta, uzun ve kısa dalgalardan yayın yapacak hale getirdim. İstediğim kanaldan yayın yapmaya başladım.1982’lerde Cerit Halk’ının yüzde altmışı öksüz dağı’na çam dikmeye giderlerdi. Günlük kısa dalgadan bir saat müzik yayını yapardım. Herkes yayınladığım müzikleri dinlerdi. Yayınıma 2000 yılına kadar devam ettim. Birileri beni karakola şikâyet etmiş. Karakol ifademi alıp mahkemeye sevk etti. Mahkeme iki yıl sürdü. Her hangi bir suçumun olmaması nedeniyle hâkim mahkemeyi erteledi. Kanunsuz iş yaptığımın sonradan farkına vardım.  
         RÜYA GÖRDÜM:
         27 Mart 2014 Perşembe günü gördüğüm rüyayı sizlerle paylaşmak istedim. (60) yıl öncesi eski haliyle çocukluğumuzu Yaşadığımız babamın taş duvarlı toprak evinin önünde Sayın Recep Tayip Erdoğan kıbleye dönmüş ayaktaydı. Bir adım gerisinde sessizce iki kişi duruyordu. Karanlıkta kim olduklarını bilmiyorum. Recep Tayip Erdoğan pırıl pırıl aydınlık içerisindeydi. Sol elinde mikrofon, sağ eli yanağında ezan okuyordu. Biz üç kişi başbakanın on metre ilerisinde, evimizin hayat dediğimiz bölümünde ezanını dinliyorduk. Işığı bizleri de aydınlatıyordu. Fakat o ışık elektrik ışığı değildi. Çevre zifiri karanlıktı. Ezanı tam okuyup okumadığını hatırlamıyorum. Tayip beyin ağzından çıkan ezanın son cümlesiyle uyandım. Sabah ezanı okunuyordu. “Hayırdır inşallah!” deyip yatağımdan kalktım. Vücudum titriyordu. Abdest aldım, sabah namazını kıldım. Rüyamın hayırlara vesile olmasını diledim. Ve Recep Tayyip Erdoğan’ın seçimi kazanacağına yorumladım. Ve o seçimi kazanmıştı.
         SAĞLIK SORUNLARIM
        2006 Yılında tansiyonla tanıştım. 2009 Yılında şeker hastalığı ile tanıştım. 2007 Yılında sağ gözümden katarakt ameliyatı oldum. Ameliyat 55 dakika sürdü. 2008 Yılında sol gözümden ameliyat oldum. Ameliyat 13 dakika sürdü.2016 Yılında sağ gözüm görme yeteneğini tamamen kaybetti. 2017 yılı başlarında perkinson ile tanıştım. 2018 yılı başlarında prostat ile tanıştım. Allah’a şükür bu güne kadar ciddi bir rahatsızlık geçirmedim. Bundan sonrası bizi yaratana kalmış ne verirse çekmek zorundayız.
        SAÇLI SAKALLI SANMIŞTIM:
       On parmağımda on marifet olduğu gibi su tesisatçılığı yapıyordum. Bir köylümüzün evinin su tesisatını yapmaya gittim. Evin hanımı beni tanımazmış. İsmimi duyarmış. Orada bulunan biri “Âşık Ali hoş geldin” dediğinde hanım beyine sorar. “Âşık Ali dedikleri adam bu mu?” deyince beyi “Evet hanım. Neden sordun?” demiş. “Âşık Ali, Âşık Ali diyorlardı. Bende saçlı sakallı biri sanmıştım.” Daha gençmiş der.
        SERÇELERİNİ ALDIM:
       Eskiden köyümüze kar çok yağardı. İlkokul üçüncü sınıfa gidiyordum. Arkadaşlarım serçe düşürmek için happankurarlardı. Okul çıkışında happana düşen serçeleri alıp,  çukuruna edip üzerini kapatıp uzaktan seyrettim. Habbanların sahibi İki arkadaş geldi. “Happanlar kapalı. Serçeleri kaçırmayalım.” diye yavaşça taşı kaldırıp ellerini Çukura soktular. Serçe yerine ellerine dışkı bulaştı. Kar ile ellerini yıkayıp “Bunu kim yapar?” diye kendi kendilerine konuşuyorlardı. Uzaktan seyrediyorum.“Benim yapacağımı söylediler. “Eyvah! beni yakalarlar” dedim. Yakalanmayım diye okul yolumu değiştirdim. Kışın azgın soğuklarda Zorkun Deresi’ni geçerek okula gidiyordum. Beni takip ederlermiş. Bir gün derenin kenarındaki ceviz ağaçlarının köküne saklanmışlar. Anid önüme Çıktılar. Bana neden suyu geçtiğimi, Köprüden gitmediğimi sordular.“Burası daha yakın. Onun için buradan gelip gidiyorum.” dedim inanmadılar.“Bizim serçeleri alıp içine de edersin ha!” deyip beni dövmek istediler. İnkâr etmedim. “Ben yaptım.” dedim suçumu kabul ettim.  “Bir daha yapacak mısın? Tövbe et bakalım.” dediler.” “Tövbe olsun bir daha yapmam.” dedim. Böylece dayak yemekten kurtuldum.
      SITMALI PINAR:   
      Temmuz günlerinde insanları sıtma tutardı. Bir gün beni de sıtma tuttu, titriyordum. Hastalığın ne olduğunu bilen yoktu. Adına sıtma diyorlardı. İlaç yok, doktor yok. Sıtma hastalığının tek bir tedavisi var. O da sıtmalı pınar’a gidip duş almak pınar büklüce denilen yerdeydi. Anam beni bu pınara gönderdi. Soğuk suy ile bir duş aldım. Gerçekten iyileştim. Sıtma tutan kişiler bu pınar da duş alınca iyileşirlerdi. Ben bu hastalığı yaşadım. Tedavisinde sıtmalı pınar’da buldum.
      SIRTIMIZDA TAŞIDIK:
      Kışın kar çok yağardı. Yollarımız kapalı köyde hastalanan insanlar iyileşmeyince İki ağacı sedye yapıp,İki üç metre karın içinde hastayı sırtımızda söğütlü durağına götürür  tirenle Maraş’a gönderirdik. O tarihlerde köyde komşuluk, dostluklar vardı. Büyüğe saygı, küçüğe sevgi, insanlarda hatır gönül vardı. Komşunun başına bir iş gelmişse onu kurtarmak için köylü seferber olurdu. Hastalar yoklanır, yoksullara yardım edilirdi. Günümüzde bunlar unutuldu. Komşuluk kalmadı. Büyüğe saygı, küçüğe sevgi kalmadı. Kimse kimsenin umurunda değil.
        SİGARAYA BAŞLADIM:
        Ağabeyim askerden gelirken asker sigarası getirmişti. Babam çok sigara içerdi. Babamdan gizli gizli ağabeyim de içiyordu. Bunlara özenerek bende içmeye başladım. Evden sigara çalarak sokaklarda içerdim. Bir ay kimseye yakalanmadan içtim. Babamdan çok korkardım. Evkozu’nda bahçemiz vardı. Bir kutu kiprit ve sigara aldım. İçerek bahçeye gidiyorum. Bertizli Ali diye bir amca yolda sigara içerken beni yakaladı. “Kuzum sen sigara mı içiyorsun?” dediğinde sesim çıkmadı.“Seni babana şikâyet edeyim de gör.” dedi. Ben ağladım. Çünkü babamdan çok korkardım.  “Ağlama! Bir daha içmeyeceğine bana söz ver, seni şikâyet etmem.” deyice sevindim. Söz verdim ondan sonra sigaraya yakın olmadım. Ali amcaya yakalanmasam belki ömür boyu içerdim. Allah Ali Amcaya rahmet eylesin. Beni sigara içmekten uzaklaştırdı.
        SİNEMAYA GİTTİK:
        Pamuk toplama işi bittiğinde Adana’dan Maraş’a geldik. Bir gece Maraş’ta Arnavutlar Garajında yattık. Yarın akşam anam, ben ve kardeşim üçümüz bir sinemaya gittik. Biletleri aldık, içeri girdik. Sinemanın ne olduğunu bilmiyorum. Filmi daha iyi görelim diye öne oturduk. Film başladı. Beş on dakika kadar seyrettik. Birden bire kavgalar, vurup kırmalar başladı. Karşıdan gelen atlılar üzerimize yürüyor sandım. Bağırarak anamın dizine yattım. “Ana kurtar, atlar bizi tepeleyecek, adamlar bizi dövecek.” Dedim. Anam “Korkma onlar canlı değiller.” dediyse de beni ikna Edemedi. Filmi seyretmeden sinemadan çıktık. Verdiğimiz paralarda boşa gitmiş oldu.
      TAKVİM YAPTIM:
       Kerem Salman askerden yeni gelmişti kolunda takvimli kol saati vardı. Dikkatimi çekti. Saati alıp epey inceledikten sonra Eve geldim. Dört köşe 30x30 boyutunda bir kontaplak tahtası hazırladım. Tahtanın üzerine ayrı bir levha yaptım. Takvim yapraklarının numaraların keserek birden otuz bire kadar günleri ve ayları yapıştırdım. Üzerine kartondan kapak yaptım. Ayın ve rakamların gözükeceği şekilde bir köşesine, iki delik açtım. Biri günleri, diğeri ayları gösteriyordu. İkinci levhayı tahta üzerine takvim levhasının döneceği şekilde ayarladım. O tarihlerde köye nerden geldiyse lazoğlu diye biri gelmişti. Sekiz on yıl köyde saat tamirciliği yaptı. Lazoğlu’ndan bir pikap motoru bozuk bir masa saatinin iç aletin aldım. Motoru saate ayarladım. Takvimin arkasına gözükmeyecek şekilde motoru taktım. Bir buton yaptım her butona basışta takvim kendiliğinden değişiyordu. Sevinçliydim. Babamın korkusundan takvimi bir müddet komşuda sakladım. Bir gün alıp eve geldim. Babam bana kızarak “Sen hiç rahat durmaz mısın? Yine ne yaptın?” deyince “Eve bir takvim yaptım.” dedim. “Hani bakayım nasıl yapmışsın.” dedi. Kırma diye yalvardım. Babam takvimi epey bir müddet inceledikten sonra  “Böyle devam edersen ileride bilim Adamı olursun.” dedi. Kırmadığına çok sevindim. Takvimi bir müddet evde kullandık. 
       TELESEKRETER YAPTIM:
       Dükkânımda olmadığım zaman gelen aramalara cevap vermesi için telesekreterli telefon yaptım. Bu cihazı sade duymuştum. Arandığında nasıl açılıyor? Arayana nasıl cevap veriyor, nasıl kayıt yapıyor diye Haftalarca düşündüm.Kafamda tasarladım. Bir telefon kiti, bir merdiven otomatiği devrelerin birleştirerek gelen aramalara cevap verip, kayıt yapması için mikro kasetli bir teyp kullandım. Orijinali gibi telesekreter yaptım. O tarihlerde köyde elektrik yoktu. Telesekreterli telefonuma altı adet pil takarak çalıştırdım. Bu cihazı iş yerimde sekiz yıl kullandım. Sonra bir subay arkadaşıma hediye ettim o da ne yaptı bilemem.  
         TELEVİZYON ALDIM:
         Köyde elektrik yoktu. Çağlayancerit’e ilk televizyonu ve jeneratörü ben getirdim. Televizyonda ilk defa canlı bir insan görecektik. O tarihlerde televizyon azami bir saat yayın yapardı. Sonra yayın saatleri çoğaldı. Yayın başlarken ekranda yuvarlak bir resim olurdu. Yayın başladı. Adamın başı aşağı, ayağı yukardaydı, şaşırdım. O gün televizyonu ters çevirip öyle seyrettik. Yarın oldu televizyonun arka kapağını açtım. Aletleri incelerken tüpün boynunda bobinin yerinden oynadığını gördüm. Bobini eski yerine getirip cıvatasın sıkıştırdım, böylece işi halletmiş oldum.1977/1978 yılında istiklal mahallesinde bir çay ocağı açtım. İki yıl kadar çalıştırdım. Daha sonra başka bir arkadaşa devrettim. Ağırlığı radyo tamirciliğine verdim.
      TUZSUZ PİLAV PİŞİRDİM:
      Yayladan annemle köye geldik. Başım ağrıyordu. Köyde Kerem isimli bir hoca vardı. Annem bana muska yazdırmak için hocaya gitti. “Oğlum bir pilav pişir. Geldiğimde yeriz.” dedi. Pilav pişirmeyi bilmiyordum. Ocağa bir tava su koydum. Kaynamadan bir tepsi bulgur koydum. Pilavı pişirdim. Soğuyunca yağladım. Pilavın tadı yok. Anam bunu beğenmez dedim götürüp dereye döktüm. Anam gelene kadar dört tava pilav pişirip dördünü de Götürüp dereye döktüm. “Acaba yağ az mı oluyor, tadı yok.” Dedim. Bu defa yağı birden pilava döktüm. Yine tadı yok. O pilavı da döktüm. Velhasıl bir tas tereyağını da bitirdim. Anam geldi. “Hani pilav.” dedi “Pişirmedim.” dedim. Bana kızdı. Kendisi ocağa su koydu. Suyu kaynattı, biraz tuz attı. Anladım ki pilava tuz atmazmışım. Pilavı pişirdi. Yağlayacak bu defada yağ yok. “Yağı nettin?” dedi. “Dolap açık kalmış kedi yemiş.” dedim. “Bu kedi işine benzemiyor nettin yağı söyle” dedi. Dolap deyince buzdolabı sanmayın rafın kenarında bir tahta dolap. Başım çok ağrıyordu birde anam dövdü. Pilavı yavan yedik çünkü acıkmıştık. Muskayı başıma taktı. O anda kafamda ağrı acı kalmadı. Anamdan dayak yedimse başımın ağrısı da gitti.
         UÇURTMA UÇURDUM:
          İlkbahar aylarında Biçme Holuk’a göçerdik. Burada taş duvarlı özeri mertek ve çapkılı toprak örtülü tek katlı bir evimiz vardı. Bir tarafında sığırlarımız, diğer tarafında biz yatardık. İlkokulda iken çok dengeli uçurtma yapardım. Bir gün yaptığım uçurtmayı babamdan izin alarak yüz metre ip ile uçurdum. Çok zaman evimizin önünden ve yakınından jet uçakları geçerdi. Bazen enginden giderler pilotlar bize el sallarlardı. Bir gün uçak hızlı bir şekilde geçti. Peşinden uçurtmamın parçaları yere döküldü, şaşırdım. Babam bana döndü “Yaptığını beğendin mi? Uçak uçurtmaya çarptı. Şimdi geri dönüp harmana inerse, Seni alır götürürlerse ne yaparsın?” dedi. İyice korkmuştum, bekledik. Ağlamaya başladım. Babam uçağın harmana inemeyeceğin biliyormuş. Bana döndü “Ağlama uçurtmanın ipi koptu yere düştü. Buraya uçak inemez rahat ol.” dedi. Öylece rahatlamış oldum. 
      VAAZ HOCASI OLACAKTIM:
      1955 yılında köyümüze Seyit Çelik isimli Kayserili bir vaaz hocası gelirdi. Köylü yediden yetmişe hoca gelirken hocayı karşılamaya giderdi. Her sene Ramazan ayında gelir, bir ay boyunca Keziban Hatun Camisinde vaaz ederdi. Hocanın ünü bir anda çevre köylere de yayıldı. Köyde namaz kılmayan insanlar bile namaz kılmaya başladılar. Hocanın vaazın dinlemek için camide oturacak yer bulamazdık. Komşu köylerden bile gelenler olurdu. Hocadan çok etkilendim. Birinci hedefim dini dersler alıp vaaz hocası olmaktı. Bende okuyup bu hoca gibi vaaz hocası olacaktım. İkinci hedefim iyi bir ressam, olmaktı. Bir gün İkindi namazının ardından Kur’an-ı Kerim’den bir bölüm ezber okudum. Okurken tökezledim. Camiden çıktık. Ayakkabılarımı giyerken kulağımı bir çeken oldu. Baktığımda cemaatten bir yaşlı adam “Sen kimin oğlusun? Hocan kim?” dedi. Cevap vermeme kalmadan adamdan bir tokat yedim.  İkinci tokatı yemeden adamın elinden kaçtım. Yaşlı adama kızarak okuyup vaaz hocası olmayı kafamdan silip attım. Bu adam benim vaaz hocası olmama engel oldu. Namaz kılmayı, Kur’an okumayı bıraktım. Yıllar sonra yaptığım yanlışın farkına vardım amma iş işten geçmişti. Büyüklerden rica ediyorum. Çocuklarınıza camilerde kaba davranmayın. Tatlı dille hatalarını düzeltmesini söyleyin. O yavrunun kendisine çizdiği yoldan alı koymayın. Sonra bedduasını alırsınız.
         VEBALI TUTMUŞTU:
         Amcamın Öksüz Dağı yamacında iki katlı taş duvarlı üzeri topraklı bir evi vardı. Yaz kış orada otururdu. Davarı, koyunu çoktu. Evin yanında su yoktu kış günü kar eriterek davarlarını sulardı. Evin etrafında tarlası, bağı, ormanı vardı. Ara sıra amcama gider. Çok zaman çocuklarıyla orada yatardım. O yıllarda kar çok yağar, amcam kamalak ve ardıçların altına cırık düşürmek için habban kurar, günde en az on tane cırık yakalardı. Yengeme börek yaptırırdı. Hep beraber yerdik. “Amcamın bir sürü güvercinleri vardı. Güvercinlerden bir tanesi akşam yuvasına dönmezdi. Bir gün o güvercini yakaladı. Kanatlarını tek tek kopardı, tüylerini de yoldu. “Hadi bundan sonra git bakalım gidecek misin?” dedi. Güvercin uçamadı bir gün sonra donup öldü. Aradan iki gün geçti. Amcam davarlara dal keserken sol gözüne bir dal parçası değdi. Gecikmeden Maraş’a doktora gitti. Gözü tamamen görmez olmuş, o gözünü almışlar. Amcam, “Güvercinin günahından kör oldum.” derdi.
         YAYAN GİDERLERDİ:
         Babam ve köylünün birçoğu senede bir defa alışveriş için yürüyerek Maraş’a giderlerdi. Gidip gelmeler üç gün sürerdi. Bize elbiselik için karalı alaca siyah bir bez, birkaç kilo mercimek, pirinç, makarna getirirdi. Babamın getirdiği karalı alacadan anam ayağımızın ucuna kadar uzun bir fistan dikerdi. Belimize keçi kılından yapılmış siyah kuşak bağlardık. Atleti bilmezdik. Beyaz bezden birer tane atlet yerine köyneğimiz olurdu. Fistanın altından giyerdik. Söylemesi ayıp popumuzda kilotumuz olmazdı. Yazlık kışlık elbisemiz yoktu. Yazın da kışın da aynı fistanımızı giyerdik. Bir de şalvarımız olurdu. Elbiselerimiz kirlendikçe evlerde su olmadığı için anam ve köyün kadınları elbiseleri Keziban Hatun Camisinin yanındaki çevirmeye götürür, orada yıkarlardı. Teşt denen büyük leğende bizi çimdirirdi. Şimdi çimmenin adına banyo yapmak deniliyor. Teştten çıktığımızda yedek elbisemiz yoktu. Üzerimize bir bez veya çarşaf örter, ateşin başında elbiselerimizin kurumasını bekler elbise kuruyunca giyinirdik..
          YER OYNAMIŞTI:
          Yedi sekiz yaşlarımdaydım. Anam bir gün Ayşe halama ekmek yapmaya gitti. Beni de beraberinde götürmüştü. Üç beş kadın ekmek ederlerken bizde halamın torunu Veli ile oynuyorduk. Birden bire büyük bir gürültüyle raflarda tepsi leğen kalmadı yere döküldüğü gibi damların üzerinde loğdurlar yere düşmüşlerdi. O sırada anam ekmeği bırakıp üzerime kapandı. “Bu gürültü neydi?” dediğimde “Korkma oğlum! Yer oynadı.” dedi.“Yer neden oynar?” dediğimde “Yerin altında iki tane sarı öküz varmış. Onları sinek ısırırmış. Öküzler başını salladığında yer oynar.” dedi. “Peki, o öküzler bu kadar taşı toprağı nasıl sırtında taşıyorlar. Ya bir de yıkılsalar ne olurdu?” dediğimde  “Oraları karıştırma bir şey olmaz” dedi, korkmuştum. Her denilene inanıyordum. O günkü yer oynamasının etkisini bir müddet üzerimden atamadım. İkide bir soruyordum yine “O öküzleri ne zaman sinekler ısırır da yer oynar?” dediğimde anam “Oğlum belli olmaz.” diyerek geçiştirirdi.
        YOĞURT DÖKMÜŞTÜM:
        Köyden Maraş’a kaçtım gittim, işsizdim. Hamallığı basit bir iş olarak gördüm. İpi omzuma atıp çarşıya çıktım. Yük taşımaya başladım. Bir kaç gün çalıştım. Sebze halinde geziyordum. Bir adam geldi. İki külek yoğurt aldım.“Bizim eve götür.” dedi. Yoğurtları sırtıma aldım. Adam “Beni takip et.” dedi. Peşinden yürüdüm. Geri dönüp ardına bakmıyor, iyice yoruldum.  “PTT binasının önünde dinleneyim.” dedim. Duvara sırtımı dayarken küleklerdeki yoğurdun biri başımdan aşağı döküldü. Diğerinde az bir yoğurt kaldı. Her tarafım bembeyaz oldu. Beni bu halde gören, çocuklar başıma toplanıp gülüyorlardı. Bir adam külekleri sırtıma verdi yukarı doğru yürüdüm. Yoğurt sahibi yakınlarda gözükmüyordu. Adam biraz ileride oturmuş beni bekliyormuş. Beni görünce şaşırdı. “Sen yoğurdu mu döktün dedi.  “Evet, döküldü.” dedim. “Hepsi mi?” dedi. Küleğe baktı birinin dibinde az yoğurt kalmış.“Bari bunu götür.” dedi. İt tepesi mahallesinde bir eve vardık. Kapıyı çaldı. Kapı açıldı. Avluda dört tane bayan ekmek yapıyorlardı. Beni görünce şaşırdılar. “Bey bu çocuğun hali ne?” Dediler. “Konuşmayın. Çocuk acıkmış. İki bazlama yapın.” dedi. Bayanlar bazlamaları yaptı. Kalan yoğurdu bir tepsiye koyup bana “ye” dedi. “Karnım tok.” dedim. Eline bir sopa aldı. “Zorla yiyeceksin.” dedi. “Dayak yiyeceğime yoğurdu yiyeyim.” dedim. Birkaç lokma aldım.“Yoğurdu bitir.” dedi. Hanımı kızdı. “Bey aklı başında bir hamal tutsaydın çocuğun. Ücretini ver de gitsin. Ücrette filan gözüm yok ağlıyordum. Hanımına “Bu rızkın tamamladı. Bana bir kazma kürek getir.” dedi. “Ne yapacaksın kazmayı, küreği bey.” dedi. “Mezar deşip bunu avluya gömeceğim. Otuz kilo yoğurdumu döktü. Bari başka birinin yoğurdun dökmesin.” dedi.
       “Eyvah! Beni öldürecek.” dedim ve kaçmanın yollarını arıyordum. Kaçmam imkânsızdı, ağlıyordum. Evin her yanı kapalı, Yalvardım “Ne olur beni bırak.” Gidip para kazanıp yoğurdunuzu ödeyim dedimse dinlemiyordu. Halime acıyan bayanlar ekmek yapmayı bıraktılar. Beni kaçırmak için adamın üzerine saldırıp tuttular. Bayanın biri yoğurt küleklerini sırtıma verdi. Kapıyı açtı. “Durma kaç!” dedi. Hem ağlıyorum, hem kaçıyorum. Dökülen yoğurt vücudumda kurudu. Beni rahatsız ediyor ve ekşi ekşi kokuyordum. Çarşıya doğru yürüdüm. Bu defa da mahallenin çocukları peşime takıldı. Arkam sıra ıslık çalarak beni takip ettiler. O tarihte Maraş’ın Belediye binası Ulu Cami’nin karşısında dört yol kavşağında idi. Kalenin dibinde yolun sağ tarafında bir su değirmeni vardı. Çocuklardan kurtulmak için değirmene girdim. Değirmenci elinde ağaç küreği yarma dövüyordu. “Sen kimsin? Ne bu hal? Peşindeki çocuklar neci? Çık dışarı.” Dedi. “Çocuklardan beni kurtar.” dedim. Değirmenci “Başımın belası mısın?” deyip küreği çekti. Beni değirmenden dışarı attı. Hale vardım külekleri teslim ettim. “Daha tövbeler olsun. Ne hamallık yaparım, ne de yoğurt götürürüm.” deyip hamallığı bıraktım. Âşık Ali Ataş
Kommentare (0) >>
Kommentar schreiben

Sie müssen angemeldet sein, um einen Kommentar abzugeben. Bitte registrieren, wenn Sie noch kein Konto haben.


busy
 
Sonraki >