bayrak taşıyanlar

BLOGSPOT WEB

Aşık Ali Aksu tvde

Aksu tv deyim

Üye girişi






Kayıp Parola?
Hesabınız yok mu? Kayıt Ol

ÖZLÜ SÖZLER

HAYATIN TEMELİ İKİ YOLDAN İBARETTİR BİRİ GELİŞ DİĞERİ GİDİŞ.

Aşık Ali Yaralandım

Yaralandım Gurbet elde

Eczaneler

ECZANELER İLETİŞİM



ÇAĞLAYAN ECZANE
------İLETİŞİM -----
TEL: 0344 351 2515
FAX: 0344 351 2515
GSM:0536 377 0836
********






DEVA ECZANESİ
----- İLETİŞİM -----
TEL: 0344 351 2204
FAX: O344 351 2204
GSM: 0533 543 2362
********

DENEMEDİR

ANASAYFA arrow CERİDOĞULLARI
CERİDOĞULLARI

 

                             TARİHİ, KÜLTÜREL VE SOSYAL YAPISI İLE

                                                KAHRAMANMARAŞ’TA

                                                      CERİDOĞULLARI

                                             Serdar YAKAR - Ömer KAYA

 

“Yaşama dair özgürlüklerin, insan haklarına, emeğe ve düşünceye saygılı, güzelliklerin ve mutlulukların paylaşıldığı bir ülkenin var olması uğruna, Çanakkale’de şehit düşen dedem Cerid’li Topuz Omar’ın ve tarih boyunca haksızlığa ve zulme başkaldıran tüm Ceridoğulları’nın aziz ruhuna”

  Serdar Yakar

 

Serdar YAKAR: 1965’de Kahramanmaraş’ta doğdu. Baba yurdu Çağlayan Cerit’dir. İlk ve orta öğrenimini memleketinde tamamladıktan sonra 1983’de Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümüne girdi. Öğrencilik yıllarında ulusal gazetelerde kültür sanat sayfaları hazırladı. “Kadın ve Aile” ve “Gül Çocuk” dergilerinde Yazı İşleri Müdürü, Timaş Yayınları’nda Editör olarak çalıştı. Yazı çalışmaları; İslam, İlim ve Sanat, Altınoluk, Kadın ve Aile, Gül Çocuk, Sur, Mavera gibi dergilerde yayınlandı. Vatani görevini 1991’de Güney Deniz Saha Komutanlığı’nda tamamlayıp 1992 yılında memleketine dönerek  Kahramanmaraş Belediyesinde memur olarak göreve başladı. Bir süre Belediye Özel Kalem Müdürlüğü görevini vekaleten yürüttü. 1993 yılında atandığı Yazı İşleri Müdürlüğü’nün yanı sıra  Belediye Memurları Sendikası (BEM-BİR-SEN)’in şube başkanlığını da yaptı. Bir gurup arkadaşıyla birlikte kurduğu Ukde Basın Yayın ve Organizasyon bünyesinde haftalık Ukde Haber gazetesi, ve Kurtuluş dergisinin yanı sıra kitap yayıncılığı yaptı. Yerel yayın yapan Yunus TV’de Ukde Sanat Edebiyat programları düzenledi. Yirmiye yakın sivil toplum kuruluşunun üyesi veya kurucuları arasında yer aldı. Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde Yüksek Lisans programını tamamlayarak “Yerel Yönetimlerde Alternatif Hizmet Sunma Yöntemleri: Kahramanmaraş Belediyesi Örneği” adlı çalışması ile “Kamu Yönetimi Uzmanı” unvanını aldı. 2004 yılında Kültür ve Sosyal İşler Müdürlüğüne kurucu müdür olarak atandı.  Mesleği ile ilgili birçok seminerlere katılarak sertifikalar aldı. Kahramanmaraş yerel mahkemelerinde Belediyecilikle ilgili adli davalarda Bilirkişilik yaptı.

Yayınlanmış kitap çalışmaları: 1. Yerel Yönetimlerde Alternatif Hizmet Sunma Yöntemleri, 2. Kahramanmaraş’ta Ceridoğulları (Müşterek), 3. Memleketime Dair, 4. Necip Fazıl ve Mücadelesi, 5. Kurtuluşa Dair Üç Eser (Derleme), 6. Hayatı ve Mücadelesi İle Hafız Ali Efendi (Müşterek), 7. Gönül Dostu Mehmed Zahid Kotku ve Bağlanma’dır.  “Cezaevi Günlüğü”, “Söz Savunmanın”, “Yönetimde Yozlaşma”, “Hukuk Mücadelem”, “Yeni Belediye Kanunu ve Eski Kanunla Mukayesesi”  ve “Şeyh Ali Sezai Efendi ve  Milli Mücadele” adlı eserler üzerinde çalışmalarını sürdürmekte olup  evli ve üç çocuk babasıdır.

 

 Ömer KAYA: 1943 yılında Elbistan’da doğdu; yedi çocuklu bir ailenin ikinci çocuğudur. İlk ve ortaokulu Elbistan’da, liseyi Kahramanmaraş’ta okudu. Ankara  İlâhiyat  Fakültesi’ni bitirdikten (196pp4-1968) sonra evlendi. Bu  arada  öğretmenlik mesleğine atandı. İlk görev yeri Denizli Çivril Lisesi (1969)’dir. Buradan sonra, sırasıyla Kızılhisar Ortaokulu, Acıpayam Lisesi ve ardından  Elbistan (1972) ve  Kahramanmaraş (1979)’ta değişik  seviyedeki  okullarda  görev  yaptı. En son  Kahramamaraş’ta  emekliye  ayrıldı (1996). Biri erkek, ikisi kız olmak üzere üç çocuk babasıdır. Halen öğretmenlik yıllarındaki çalışmalarını aralıksız sürdürmektedir. Çeşitli gazete ve dergilerde yazılarına devam etmektedir.

        Yazarın Basılmış Eserleri:

1-      Acıpayam’ın Tatlı Verimi (1.Kitap 1971), 2-Bilgehan (1972), 

3- Elbistan Bilmeceleri (1976), 4- Bahçeci Hoca (1999), 5- Yüz Yaşın Sırrı (2002), 6- Mahallî Kelimeler Sözlüğü (müşterek; 2003), 7- Kahramanmaraş’ta Ceridoğulları (müşterek; 2003)

        Yazarın Basılacak Eserleri:

        1- Karaca Oğlan, 2- Acıpayam’ın Tatlı Verimi (II. Kitap),        3- Güblüceli  Delibekirli  Soyu, 4- Güblüceli  Delibekirli  Soyu Şairleri ve Şiirleri, 5- Elbistanlı Şâirler Antolojisi, 6- Elbistan - Maraş Hanları ve Yol Güzergâhları (Cilt: 1-2), 7- Elbistan’da Meslekler                           

 8- Tarihte Elbistan (Müşterek; Cilt: 1-2), 9- Bir Garip Sadâ (Şiirler), 10- Korkuyorum (Piyes), 11- Yöremizin Ulu Ağaçları (Cilt: 1-2-3-4-5-6-7-8-9-10), 12- Şeyh Hacı Mustafa Efendi (Elbistanlı), 13- Kırklar Köyü ve Türk Soykırımı, 14- Damlalar (Şiirler), 15- Yol Yazıları.

        Yazarın Mahallî Gazetelerde Yayınlanmış Eserleri:

        1- Karaca Oğlan (Elbistan’ın Sesi Gazetesi: kısmen; Aksu Gazetesi: İlâveli ve tamamı), 2- Bahçeci Hoca (Aksu Gazetesi ), 3- Elbistan’da Meslekler (Elbistan’ın Sesi Gazetesi), 4- Elbistan- Maraş Hanları ve Yol Güzergâhları (Elbistan’ın Sesi ile Aksu Gazetesi’nde kısmen yayınlanmıştır. Memleket Gazetesi’nde ilâveli ve tamamı yayınlanmaktadır.), 5- Kırklar Köyü ve Türk Soykırımı (Memleket  Gazetesi), 6- Damlalar (Şiirler; Memleket  Gazetesi’nde  yayınlanmaktadır.)

 

             SUNUŞ

            Anadolu’daki Türkmen boylarının en büyüklerinden biri olan Ceridoğulları, bir buçuk asır öncesine kadar göçebe hayatını devam ettirmiş, Anadolu’nun hangi köşesi hangi mevsimde hoşuna gitmişse orayı mesken tutmuş dolayısıyla da tüm Anadolu’ya yayılmış, hatta Suriye ve İran topraklarını yurt edinmiş durumdadır. Genelde Çukurova bölgesinde varlık göstermiş olan Ceridoğulları, Dulkadirli beyliğini oluşturan ana unsurlardan birisidir. Oğuzların Bozok koluna bağlı Bayat boyu içerisinde yer alan ve Dulkadırlı’yla yaşayan Ceridoğulları’nın bir kısmı da Bozulus içerisinde yer almıştır.

            Gerek Ceridoğulları’nı gerekse diğer Türk boylarını anlatabilmek için Türk tarihinin özet olarak da olsa anlatılması gerekir.

            Tarihte bilinen en eski Türk yurdu, çok sonraları Moğolistan diye adlandırılan bölgedir. Sınırları; doğuda Tula ve Tüngelik’in yukarı boyları, kuzeyde Baykal, Kem ırmağı ve Tannu (Ola) dağlarına, batıda Altaylar’a ve güneyde de Gobi çölüne kadar gidiyordu. Türk soyunun en eski temsilcilerinden Hunlar ve Göktürkler bu bölgede yaşamıştı. Bölge Moğolca konuşan toplulukların eline geçmeden yüzyıllar önce Göktürkler batıya yayılmaya, yeni yurtlar edinmeye başlamışlardı. X. yüzyıla gelindiğinde Türklerin çoğunluğu Doğu Türkistan’dan Hazar Denizi’ne uzanan bölgeyi kendilerine yurt edinmişlerdi. Türkçe konuşan tüm kavimler Türk olarak adlandırılmıştı. Bu umumi adlandırma ise yüzyıllar sonra ortaya çıkmıştı.

            Göktürk İmparatorluğu içerisinde yer alan Türk kavimlerinden biri de Oğuzlar idi. Moğol istilasından kurtularak Anadolu’yu yurt edinen, Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluklarını kuranlar Oğuz Türkleridir.

            Diğer Türk kavimleri olan Uygur, Karluk, Kıpçak Türkleri ise varlıklarını devam ettiremeyerek Moğol boyları ile karışıp kaynaşarak yeni kavimler meydana getirmişlerdir. Araştırmacı Yazar Prof. Dr. Faruk Sümer’in belirttiğine göre bugünkü Doğu Türkistan Türkleri, Özbekistan, Kazakistan, Kara – Kalpak halkları, İdil Boyu Türkleri, kısaca Orta Asya’daki Türklerin çoğunluğu işte bu Türk-Moğol karışımından meydana gelmiş yeni kavimlerin torunlarıdır.

            Oğuz Türkleri X. yüzyıldan itibaren İslamla tanışır ve XI. yüzyıla gelindiğinde Türklükle İslam dini kaynaşarak tüm Oğuz boyları İslamı kendilerine din olarak seçerler. Bu değişim Oğuz Türkü isminin Türkmen olarak değişmesine de yol açar.

            İslam aleminin güç kaybettiği yıllar olan X. ve XI. yüzyıllarda Oğuz Türklerinin İslamla kaynaşması İslamın da yeniden güç kazanmasına neden olmuştur. Göçebe bir hayat süren Türkmen oymakları kısa sürede Anadolu’ya yayılmış, Suriye ve Filistin’e dayanmıştır. Türkmen savaşçılar karşısında Bizans orduları geri çekilirken, Türkmen oymakları da bu bölgelere yerleşmiş ama göçebe kültürünü de terketmemiştir.

            Bu Türkmen oymaklarından biri olan Kayı’lar koca bir imparatorluğun filizi olurken tıpkı Kayı gibi Oğuzların Bozok kolundan olan Cerid Türkmenleri de özellikle Çukurova bölgesinde Dulkadirli beyliğinin içerisinde yer alarak savaşçı kimliğini korumuş, zaman zaman Osmanlı’ya baş kaldırmış, Kilikya Ermeni Devleti’nin başının belası olmuş, Bayazıtoğulları ile akraba olmuştur. Bu göçebe hayat XVIII. yüzyıl ortalarına kadar sürmüş ve Ceridoğulları’nın ana kolu Çukurova’da olmak üzere, Suriye, İran, Halep, Kırşehir, Çorum, Ankara, Rakka gibi bir çok yöreye yayılmışlardır. 

            XVIII. yüzyılın sonlarına doğru Osmanlı devletinin Anadolu’da asayişi sağlamak için mecburi iskan uygulaması semeresini vermiş, göçebe hayat süren Türkmen oymakları kendilerine kalıcı bir yurt edinmeye mecbur bırakılmışlardır. Bu mecburi iskan sonucu Çukurova’daki Cerid obaları; İmrenli, Azılı, Vameyli, Hamdili, Çakılı, Tatarlı, Mustafabeyli, Ceyhanbekirlisi, Altıgözbekirlisi, Almagöllü, Yalağevi, Durakobası, Hunatlı, Yamutlu köylerine yerleşmişlerdir. Küçük bir kol olan Deliahmetli, Kızıllı, Tabanlı Ceridinin ise yüzyıllarca yaylak olarak kullandığı ve Maraş sınırları içerisinde yer alan bugünkü adıyla Çağlayancerit’e yerleştikleri bilinmektedir. Ayrıca Küçük Cerid, Pazarcık ve Yumaklı Ceridi de Ceridoğulları’nın Maraş’ta yoğun bir şekilde yerleştikleri diğer bölgelerdir. Ayrıca Maraş Merkez’e bağlı Kılılı Kasabası’nın da Ceridoğulları’nca kurulduğu bilinmektedir.

            Günümüzde Ceridoğulları Anadolu’nun dört bir köşesine yayılmış bulunduklarından konu araştırmacılarını bekleye dursun biz bu çalışmada Cerid boyunun tarihteki yaşam sürecinin yanısıra Kahramanmaraş bölgesinde ve özellikle de Çağlayancerit’te yaşayan Ceridoğulları ile ilgili bilgileri sunmaya çalışacağız. Şüphesiz ki yapacağımız çalışma sadece Cerid Türkmenlerini değil diğer Türkmen boylarını da ilgilendiren bir çalışma olacak.

            Bu arada Kahramanmaraş dışında yaşayan Ceridoğulları ile ilgili tespitleri de burada zikretmek araştırıcılar açısından önem arzedebilir.

            Araştırmacı yazar Bekir Sami Bayazıt’ın belirttiğine göre; Kırşehir bölgesinde sekiz, Ankara Keskin’de sekiz, Çorum’da üç Cerit köyü vardır. Çorum I. Dönem Milletvekili Nurettin Ceritoğlu, XI. Dönem Ankara Milletvekilleri Mehmet Ali Ceritoğlu ve Nuri Ceritoğlu, XI. Dönem Cumhuriyet Senatosu Üyesi Muslihittin Yılmaz Mete, V. ve VI. Dönem Adana Milletvekili İbrahim Mete, II. Dönem Adana Milletvekili Fazıl Güleç ve yine Adana Milletvekillerinden Av. Hasan Cerit, Cerit aşiretine mensup kişilerdir.

            Ceridoğlu ve Cerid soyadı ile birçok bilim adamı ve öğretim görevlisi de bulunmaktadır. Araştırıldığında görülecektir ki, bunlar da Cerid ile bağlantılı isimlerdir.

            Ayrıca Adana’nın Aladağ ilçesinde Ceritler bucağı, Afyon Dinar’da Cerityaylası, Artvin Şavşat’ta Ceritdüzü, Çorum Seydim bucağında Cerit köyü, Gaziantep Şehitkamil’de Cerityeniyapan köyü, İzmir Kiraz’da Ceritler köyü, Malatya Kuluncak’ta Ciritbelen köyü, Aksaray Acıpınar’da Cerit köyü, Karaman Merkez’de Cerit köyü, Kırıkkale Keskin’de Ceritmüminli, Ceritkale ve Ceritobası köyleri ve Kilis merkezde Ceritler köyü bilinen Cerid Türkmen köyleridir.

            Kaynaklar Erzurum’un Pasinler ilçesi sınırları içerisinde Sipahi Beyi Abdurrahman Cerid Bey’den de bahsetmektedir. Bu aile halen Sarıkamış civarındaki Horasan köyünde yaşamaktadır.

            Sivas’ın İmranlı ilçesinde faaliyet gösteren “Cerit Der” adlı bir dernek de İmranlı ilçesindeki Ceridlilerin yardımlaşma ve kaynaşması yönünde faaliyet göstermektedir.

            Ankara’da üniversite ve bürokrasi içerisinde yer alan Ceridoğulları’nın oluşturacakları bir dernek ülke genelindeki Cerid Türkmenlerinin ön plana çıkmasını kolaylaştırabilir.

            Elinizdeki bu çalışma yıllar öncesinden başlayan bir emeğin ve kent kültürü üzerine yoğun çalışmaları ile bilinen araştırmacı yazar Sayın Ömer KAYA ile yapılan işbirliğinin sonucu olarak ortaya çıktı ise de eksiklerinin de farkındayız. İleriki zamanlarda bu eksikliklerin giderilmesi ümidi ile bu çalışmanın ortaya çıkması aşamasında engin kültürü ve zengin kütüphanesini bizlere açan Sayın Yaşar ALPARSLAN hocama öncelikli olarak teşekkür ve şükranlarımı sunuyorum. Kendi özel kütüphanemde bulamadığım gibi İstanbul ve Ankara kitapçılarında ve hatta üniversite kütüphanelerinde dahi bulmakta zorlandığımız kaynakları önümüze seren, bu çalışma boyunca bizleri teşvik eden ve hakiki bir Cerid Türkmeni olan Yaşar ALPARSLAN hocamdan ayrı olarak, Sütçü İmam Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Başkanı Sayın Ahmet EYİCİL Bey’e, Tarih bölümü mezunu ve Cerid üzerine okul bitirme tezi hazırlayan Ahmet SAKALLI’ya, Çağlayancerit’te uzun yıllar muhtarlık yapan ve ilçenin tarihçesine ulaşmamızda bizlere yardımcı olan Sayın Ali ONARAN’a, bir asırlık hayat tecrübesini ve yaşayıp gördüklerini dile getiren Hacı Ömer BOGAZ’a, renkli siması ve Cerid üzerine yaktığı türkülerle çalışmamıza da renk katan Aşık Ali ATEŞ’e, Ağabeyim Yusuf YAKAR’a, Abdullah RESİM’e, Mehmet KEKİL’e ve burada isimlerini zikredemediğim, ancak bu çalışma boyunca desteklerini esirgemeyen tüm Çağlayancerit ilçe halkına şükranlarımı sunarım.

            Tarih boyunca yerleşik hayata alışamamış olup özgür ve hür yaşamın temsilcisi olan Ceridoğulları halen ilçe merkezinde de olsa yaylak-kışlak yaşamını sürdürerek bir bakıma göçebeliğe devam ediyorsa da bu yaşam tarzı artık hor görülmüyor, üstelik çağdaş dünya insanı için bir cazibe dahi oluşturuyor. Ama ne var ki yüzyıllar süren göçebe hayat Cerid halkının ekonomik bağımsızlığa kavuşmasını engellediği gibi onların sanat ve kültürel eserler ortaya koymalarını da engellemiştir. Çalışmanın ileriki sahifelerinde görüleceği gibi Ceridli artık kendine yetmeye, eğitime ve en önemlisi de ekonomik bağımsızlığını kazanarak “Ağa”, “Bey” kapısında “tutma” olmaktan kurtulmaya gayret göstermektedir.

            Tarihten gelen aktivitesi, çalışkanlığı ve özünü kaybetmeme özelliğiyle, gelenek ile geleceği birleştiren Ceridler Cumhuriyet sonrasında çağdaş yaşam tarzına hızla ayak uydurarak kabileden köye, köyden ilçeye geçişi yaşamıştır. Yaylada unutulmaması gereken Ceridler de unutulmamak için üzerlerine düşeni yapmalı ve başarıları ile ülke gündeminde yer almalıdır.

            Ben Ceridlinin bunu başaracağına inanıyorum. Onlar üniversite tahsili almamış olsalar da yüzlerce yıllık yaşam tecrübesine sahipler. Onların sahip oldukları tecrübe değerlendirilmeli ve ülke istifadesine sunulmalıdır.

            Bunun da en kısa zamanda gerçekleşeceği inancındayım.

           

                                    Serdar YAKAR                                                                   

                                     ORTA ASYA STEPLERİNDEN

                                           ANADOLU İÇLERİNE

            Orta asya Stepleri diye bilinen Orhun bölgesinde ilk devletlerini kuran Göktürkler 551 yılından itibaren batıda fethettikleri yerleri yurt edinerek X. yüzyılın başlarında Doğu Türkistan’dan Hazar denizine kadar olan alanı eğemenlikleri altına almışlardı.

            Adana ovasından İskendurun’a kadar uzanan ve Kilikya diye adlandırılan bölge de Emeviler zamanında fethedilerek Orta Asya’dan getirilen Türkmen boyları uç beyi olarak bu bölgeye yerleştirilmişti.

            Çağrı Bey’in kumandasındaki Türkmen beylerinin 1018 yılında başlattıkları Anadolu akını, 1071 Malazgirt Zaferi ile hız kazanarak Anadolu’nun baştan aşağı Türkleşmesi-İslamlaşması sürecine kadar yani XIV.  yüzyıla dek sürmüştür.

Anadolu’yu yurt edinen ve tarihteki Selçuklu, Osmanlı gibi büyük devletlerin ve onlarca beyliğin temelini atan ve bugün Türkiye Cumhuriyetini oluşturan Oğuzlar, BOZOK ve ÜÇOK diye iki kısma ayrılır. Bozok’lar; Gün Han, Ay Han, Yıldız Han kollarını, Üçok’lar da; Gök Han, Dağ Han, Deniz Han kollarını meydana getirirler. Bu altı kol da dörderden 24 boya ayrılır. ( Türkay, Cevdet; Oymak Aşiret ve Cemaatler, İşaret Yayınları, 2001 İstanbul, sh. 15.)

 

BOZOK’ların kolları :

 

Gün Han kolu : Remz, işaret olarak kendilerine ŞAHİN’i seçmiştir.

1-Kayı Boyu; Osmanoğulları’nın ve Çandaroğulları’nın bağlı olduğu boydur. Kayı; güçlü, kuvvetli, sağlam, metin demektir.

2-Bayat Boyu; Zülkadiroğulları (Dulkadiroğulları’nı oluşturan ve Cerid’in de dahil olduğu oymaklar) bu boydandır. Bayat, devlet ve nimet sahibi anlamınadır.

3-Alkaevli Boyu; Alkaevli, uzlaşır ve her yere yarar demektir.

4-Karaevli Boyu; burada ev, çadır anlamına gelir. Karaçadırlı demektir.

 

Ay Han kolu : İşareti KARTAL’dır

1-Yazır (Yazgır, Yazar) Boyu; çok iller sahibi, iller ağası anlamına gelir.

2-Döğer (Düğzer) Boyu; kovan, sürüp çıkaran veya canlanmak, güç bulmak için bir yere gelen demektir.

3-Dodurga Boyu; mülkü, yasası olan demektir.

4-Yaparlı (Yıparlı) Boyu; zorluklara, güçlüklere rağmen, işini beceren kişi anlamındadır.

 

Yıldız Han kolu : İşaret olarak TAVŞANCIL kuşunu seçmiştir.

1-Avşar (Afşar) Boyu; Karamanoğulları bu boydandır. Avşar; Ava ve canavara istekli, çok çabuk davranan, çevik demektir.

2-Kızık (Kızıklar, Çarukluğ) Boyu; çaba gösteren, güçlü, kuvvetli anlamına gelir.

3-Beğdili Boyu; sözü değerli anlamındadır.

4-Kargın (Karkın, Kargı) Boyu; doyurucu demektir.

 

ÜÇOK’ların kolları :

 

Gök Han kolu : Kendilerine işaret olarak SUNGUR kuşunu seçmiştir.

1-Bayındır Boyu; her zaman zengin ve nî’met sahibi anlamına gelir.

2-Biçene (Beçenek, Peçenek) Boyu; iyi vuruşan, çalışkan demektir.

3-Çavundur (Çavuldur) Boyu; nâmûs ve ün sahibi anlamındadır.

4-Çepni Boyu; yiğit, gözüpek, düşmanı görür görmez hemen savaşır demektir.

 

Dağ Han kolu : İşareti ÜÇKUŞ’dur.

1-Salur (Salgur) Boyu; Karahanlılar ve Kadı Burhanettin devletleri bu boydandır. Yetiştiği yerde kılıç sallar, saldırır anlamındadır.

2-Eymür Boyu; sınırsız ulu zengin demektir.

3-Alayundlu Boyu; Alakısraklı, iyi atlı anlamındadır.

4-Üreğir (Yüreğir) Boyu; Ramazanoğulları bu boya bağlıdır. Her zaman iyilik eden, bağışlayan demektir.

 

Deniz Han kolu : Kendilerine işaret (remz) olarak ÇAKIRKUŞU’nu seçmiştir.

1-İğdir (Iğdır) Boyu; ululuk, yiğitlik, iyilik eden demektir.

2-Yıva (Yuva) Boyu; Akkoyunlu’lar devleti bu boydandır. Derecesi hepsinden üstün anlamına gelir.

3-Bükdüz (Bügdüz, Bunduz) Boyu; çok alçak gönüllü, hizmet edici anlamındadır.

4-Kınık Boyu; Selçukoğulları bu boya bağlıdır. Alçak gönüllü, sayğıdeğer ve herkesten aziz anlamındadır.

 

XIV. yüzyılda Anadolu’nun Türkleşmesini tamamlayan Türkmen aşiret ve boyları Anadolu’ya değişik zamanlarda geldiklerinden küçük gruplar halinde farklı yerlerde iskan edilmişlerdir. Bu şekilde birbirinden uzak yerlerde iskan edilmelerinin en önemli sebebi ise güçlü boy ve aşiretlerin birleşerek isyan etme ihtimalini ortadan kaldırmak içindir. Bunun yanı sıra sosyal ve ekonomik sebebler de yok değildir. Selçukluların uygulamış olduğu bu iskan politikası aynen Osmanlı döneminde de uygulanmıştır.

Bozok’ların Gün Han kolunun Bayat boyuna bağlı olan Zülkadiroğulları (Dulkadiroğuları) 1337’de kurulmuş ve Anadolu’da geniş bir alanda varlık göstermiş büyük bir beylikti: Elbistan - Maraş merkez olmak üzere Kayseri, Yozgat taraflarına dek uzanmıştır. Dulkadiroğullarının bir kolu da İran’da Safevi devleti içerisinde yer almıştır.

Dulkadiroğulları ile aynı soydan olan ve Oğuz’un Üçok koluna bağlı Türkmen aşiretleri ise aynı tarihlerde (1378) Adana ve civarında Ramazanoğulları adlı ikinci bir Türkmen Devleti’ni kurmuşlardı. (Kartekin, Enver; Ramazanoğulları Beyliği Tarihi, (1979) Doğuş Matbaası, İstanbul, sh 32.)

XIV. yüzyılda Bozok’a bağlı şecaat ve cesaretleriyle tanınmış Dulkadiroğulları beyliği içerisinde yer alan Türkmen oymaklarını şu şekilde sıralayabiliriz:

1-Anamaslı, öbür adı Karacalı (Bazı obaları: Yazır, Sevinçlü, Oruç-Beğlü, Ulaşlı, Urçanlu, Kazancılu, Söylemezlü, Yol-Basanlu, Kara Haytalu.)

2-Dokuz, öbür adı Bişanlu (Bazı obaları: Karkın, Karamanlı, Kürd Mihmadlu, Avcı, Demrek, Hacılar, Neccarlu, Dokuz-Koyunlu, Bazlamaçlu, Kara Göncülü.)

3-Küreciler

4-Cerid (1525/26 tarihli tapu defterinde 54 oba (cemaat) oldukları zikredilmektedir. (Bazı obaları: Bayır-Cerid, Kara-Hasanlu, Oruç Gazilü, Mamalu.)

5-Peçenek

6-Kavurgalu

7-Elçi

8-Döngellü veya Döngelelü

9-Yuvalı (Kara-Yuvalu)

10-Küşne

11-Tekelü

12-Varsak

13-Agça-Koyunlu (En önemli obaları: Çalışlu, Musa Hacılu, Musacalu, Kozanlu, Hamidlü)

14-Eymir

15-Çimelü

16-Kızıllu

17-İmanlu-Afşarı

18-Çağırganlu

19-Avcı

20-Gündeşlü

21-Tecirlü (Tacirlü)

22-Eşkinciler (Bazı obaları: Dede Karkın, Karaca Ahmetlü, Süli Şeyhlü.)

Dulkadiroğulları içerisinde yukarıda zikredilen oymakların yanısıra Kadirli bölgesinde yaşayan Varsak, Demircülü, Karamanlu, Selmanlu, Zakirlü, Kavurgalu, Geçlik ve Eşkinciler de Dulkadirli sayılmaktaydı. Kozan sancağında ise; Savcı-Hacılu, Eğlen-Oğlu, Ayru-Damlu, Kavurgalu ve Avşar (Afşar) Türkmenleri yaşamakta idi.

Kaynakların belirttiğine göre Dulkadirli Beyliği,  hudutları Hatay’ın Amik Ovası’ndan başlayan, Frenklerin Doğu Kilikya diye tabir ettikleri Dörtyol, Karsı Zülkadriye – Kadirli, Kozan – Haçin – Saimbeyli, Maraş, Göksun, Andırın, Elbistan’dan Asbuzi -Eski Malatya- ve Hısn-ı Mansur diye tarihte geçen Adıyaman vilayetini içerisine alan geniş bir toprak bütünlüğüne sahip, Osmanlı hanedanı ile akraba olan koskoca bir devletti.

Oğuz’un 24 boyundan irili ufaklı 7000’e yakın oymak, aşiret ve cemaat oluşturan Türkmenler Anadolu’ya sel gibi gelerek üç kıtaya hükmeden güçlü ve büyük devletler kurmuşlardır. Bu oymaklardan biri olan Cerid aşireti Dulkadiroğulları Beyliğinin içerisinde yer alarak çok geniş bir alana yayılmışsa da ana unsur Maraş ve (Kilikya) Çukurova bölgesinde kalmıştır.

Başbakanlık Arşiv belgeleri ışığında Cerid aşiretinin  yaşadıkları yerleri ve aldıkları farklı isimleri Cevdet Türkay’ın incelemesi ile şu şekilde sayabiliriz:

Cerid, Ceridi, Ceridler diye bilinen Cerid Türkmeni, Maraş Eyaletleri, Adana Eyaleti, Bozok (Yozgat) civarı, Nevşehir, Çukurova, Rakka, Aksaray, Sivas, Çorum, Kayseri, Aydın, Kütahya, İçel, Alâiye, Diyarbekir, Malatya, Niğde sancakları, Sorkun Kazası, Karaman Eyaleti, Ankara Haymana Kazası, Hama Sancağı, Keskin Kazası, Uşak Kazası, Yüreğir Kazası, Aydın Sevâhili, Şam Eyaleti, Manavgat, Saruhan Sancağı, Burdur Kazası, Doğanhisarı Kazası, Güzelhisar Kazası, Isparta Kazaları vs. gibi geniş bir alana yayılmıştır.

Bu geniş coğrafyada bulunduğu yere göre farklı isimler alan Cerid Türkmenlerinin aldığı isme göre yaşadıkları yerleri ise şu şekilde sıralayabiliriz:

 Saçlı Ceridi; Halep, Aydın, Nevşehir Sivas bölgesinde,

Turanlı Ceridi; Alaşehir, Kula, Adala, Eşme Kazalarında,

Bozanlı Ceridi; Siverek Sancağı, Ruha (Urfa), Trablus-u Şam civarı, Rakka, Mardin, Edremit Kazasında,

İzmir nam-ı diğer Ceridi; Diyarbekir Eyaletinde,

Karalar Ceridi; Kilis, Meraş, Adana, Zülkadiriye Kazâsı, Kınık, Ayaş, Bürendi Kazaları, Çukurova, Tarsus ve Sis Sancaklarında,

Bozatlı Ceridi; Aydın, Meraş Sancakları, Kayseriyye Sancağı, Ordu Kazası, Şarki Sancağı, Kırkkilise Kazası (Vize Sancağı), Uşak Kazasında,

Cerid Bayırı; Meraş Sancağında,

Cerid Bayram; İçel Sancağında,

Cerid Çakallısı; Bozok civarı, Zülkadiriye Kazasında,

Cerid Uzlu Cemaati; Bozok Eyaletinde,

Cerid Yörüğü; Meraş, Zülkadiriye Kazasında,

Çağlayan Ceridi; Meraş Eyaletinde,

Çakallı Ceridi; Meraş, Çukurova, Hama ve Hums Sancakları, Kavak Kazasında

Dağ Evi Ceridi; Adana, Meraş Eyaletleri, Zülkadiriye Kazasında

Diğer Bayır Ceridi; Meraş Sancağı, Zülkadiriye Kazasında,

Esranlı Ceridi; Boyâbât Kazasında,

Hacı Ceridi; Rakka Eyaletinde,

İfraz Ceridi; Adana Ovası (Saruhan Sancağı), Sivas Eyaleti, Boğazlıyan Kazasında,

İnallı Ceridi; Meraş Eyaleti, Yeni İl Kazası (Sivas Sancağında),

Kabaklarcı (Nâm-ı diğer Cerid); Haleb, Meraş, Rakka Eyaletleri, Kusun Kazası (Tarsus Sancağı),

Karahasanlu Ceridi; Zülkadiriye Kazası, Kınık Kazası, Hezargrad Kazası (Niğbolu Sancağı), Selanik Sancağı, Ürgüp Kazası, Elbistan Kazası, Haymana Kazası, Kozluca Kazası (Silistre Sancağı), Tire Kazası, Adana, Tarsus, Sis, Erzurum, Niğbolu, Meraş, Niğde, Rakka, Denizli Kazası, Sinop Kazasında,

Karahüseyinlü Ceridi; Ulaş Kazası (Tarsus Sancağı), Tarsus, Adana, Maraş ve İçel Sancakları, Ürgüp Kazasında,

Kızıklı Ceridi; Kars-ı Zülkadiriye Kazası, Meraş, Adana ve Sivas Eyaletlerinde,

Kömürcü Ceridi; Gülnar Nahiyesi (İçel Sancağı), Mut Kazaları, Adana, Tarsus, Sis ve İçel Sancaklarında,

Kuşcu Ceridi; Aydın, Saruhan, Ayıntap, Meraş Eyaletinde,

Oruçgazili Ceridi; Meraş Eyaletinde,

Reallı Ceridi; Meraş Eyaletinde,

Sahil Ceridi; Yeni İl Kazası, Bozok, Meraş ve Halep Eyaletlerinde,

Sakallu Ceridi; Yüreğir ve Kınık Kazaları, Adana, Kars-ı Meraş, Rakka, Hama, Humus, Zülkadiriye Kazası, Kıbrıs Ceziresi, Çukurova, Ezine Kazası (Biga Sancağı), Ereğli ve Eski İl Kazalarında,

Sanduklu Ceridi; Aksaray, Kırşehri, Çorum, Karahisâr-ı Sahip Sancakları, Ermenek Kazası (Niğde Sancağı), Hısn-ı Keyf Sancağı (Diyarbekir Eyaleti), Gedos Kazası (Kütahya Sancağı), Nevşehir Kazası, Diyarbekir Eyaletinde,

Saruinallu Ceridi; Yeni İl ve Meraş Eyaletinde,

Selsüpür Ceridi; Rakka, Diyarbekir, Kırşehri, Bozok, Sivas, Karaman, Aydın, Ankara, Keskin Kazası, Çiçekdağı Kazası, Bursa Kazası, Yeni İl Kazası, Dinek Kazasında,

Silsüpür Ceridi; Sivas, Adana, Rakka, Kırşehri, Havran Ovası (Halep Eyaleti), Keskin Kazasında,

Şarkîpâre Ceridi; Sivas, Adana, Yeni İl, Eşme Kazası, Zile Kazası, Keskin Kazasında,

Şeyhler Ceridi; Yeni İl Kazası, Halep Eyaletinde,

Yumaklu Ceridi; Meraş Sancağında,

Zeyniler Ceridi; Meraş Eyaleti, Karahisar-ı Şarkî Sancağı, Güzelhisar Kazası, (Aydın Sancağı), Çeşme Kazasında iskan edilmişti.

Yukarıda sayılan Cerid oymaklarının yanısıra; Zülkadiriye Kazası, Adana ve Rakka’da iskan edilen Azizlü Oymağı, Sokullu Ceridindendir. İçel Sancağı, Larende Kazası (Konya Sancağında) iskan edilen Kuşçuoğulları Oymağı Cerid aşiretindendir. Edirne, Tatarpazarı, İçel, Meraş, Adana, Sis, Rakka, Gelibolu, Sivas, Silivri, Uşak vs.de iskan edilen Tatarlı Oymağı Sokollu Ceridindendir. Meraş, Adana, Tarsus, Alaiye, Diyarbekir, Rakka, Haleb, Sis, Mardin, Zile, Isparta vs.de iskan edilen Kılılı Oymağı da Cerid aşiretindendir.

Anadolu, Kıbrıs, Suriye ve hatta İran’a kadar yayılan bu Cerid oymakları dağınık bir şekilde iskan edilmiş olduklarından kendi adları ile anılan köy ve kasaba oluşturmakta zorlanmışlardır. Ancak büyük gruplar halinde yerleştiklerinde bulundukları yere kendi isimlerini verebilmişlerdir. Bu şekilde büyük gruplar halinde yerleşilen yerlerden Çağlayancerit, Yumaklıceridi ve Küçükcerit Kahramanmaraş sınırları içerisindedir. Adana Aladağ ilçesinde Ceritler Bucağı, Afyon Dinar İlçesinde Cerid yaylası, Artvin Şavsat ilçesinde Ceritdüzü, Çorum Seydam Bucağında Cerit Köyü, Gaziantep Şehitkamil ilçesinde Cerityeniyapan köyü, İzmir Kiraz ilçesinde Ceritler köyü, Malatya Kuluncak’ta Ceritbelen köyü, Sivas İmranlı ilçesinde Cerit köyü, Aksaray Acıpınar Bucağında Cerit köyü, Karaman Merkez’de Cerit köyü, Kırıkkale Keskin’de Ceritmüminli köyü, Cerit kale köyü ve Cerit obası, Kilis Merkez’de Ceritler köyü halen var olan ve Cerid adını yerleşim yerine veren Cerid Türkmenleridir. Bunların yanısıra Oymak reislerinin adı veya farklı adlar verilen Cerid köylerinin ise varlığı bilinmekle birlikte sayısı hakkında bugüne kadar derli toplu bir çalışma yapılmamıştır.

Prof. Dr. Faruk Sümer’in “Ceridler” adlı makalesinde ise farklı köy isimleri verilmektedir. Sümer’in belirttiğine göre; Kırşehir’in Çebişli, Bebli, Kızıl Osmanlı, Ayvalı, Kel İsmail, İğdeli, Göçbeyli ve Hamid köyü; Ankara Keskin kazasının, Cerid Kale, Cin Ali, Barak, Seyfli, Tokazlı, Çamırabatmaz, Cerit Mumlusu ve Beşler köyü; Çukurova Ceyhan kazası dahilinde ise, Tatarlı, Altı Göz, Bekirli, Azizli, Veysiye, İmran, Hamdilli, Değirmendere, İseli, Hürü Uşağı, Ceyhan Bekirli (öteki adı Kazıkçı Bekirli), Alma Galü, Yolak ve Mustafa Beyli Cerid köyleridir.

Cerid ve diğer Türkmen köylerinin bu denli dağınık olması ve onlara farklı adlar verilmesi de bir politikanın sonucudur. Selçuklu Sultanı Sencer zamanında devlet bürokrasisinin kendilerine yabancılaştığını ve kendilerini hor gördüğünü hisseden Türkmen Aşiretleri çeşitli olayları bahane ederek ayaklanmışlar ve Sultan Sencer’i iki yıl süre ile yanlarında alıkoymayı başarmışlardı. Tarihe “Büyük Oğuz Ayaklanması” olarak geçen bu olaydan sonra hem Selçuklular Hem de Osmanlılar iskan konusunda ince bir siyaset takip etmişlerdir. Hatta bir dönem devlet buyruğu ile “Aşiret ismiyle anılan köy ve mahalle kurulması yasaklanmıştır.”

 

ZULÜM VE KÖTÜ İDAREYE İSYAN

Üç kıtada at koşturmak ve tarihe altın harflerle ismini yazdırmak üzere Orta Asya Steplerinden kalkan ve Anadolu’yu yurt edinen Türkmen Aşiretlerinin fetihten fetihe koştuğu yıllardır 1071 sonrası. Daha Emeviler döneminde İskenderun limanına dek tüm Kilikyayı fetheden ve burada beylik kuran Türkmenler I. Haçlı Seferi sonrasında bu bölgeyi terketmek zorunda kalmıştı. Toros dağlarında yaşayan Ermeniler I. Haçlı Seferi sonrasında XII. yüzyıl başlarında merkezi Sis (bugünkü Kozan) olmak üzere Kilikya Ermeni Devletini kurdular.

Selçuk Sultanı II. Kılıçaslan ve Selahattin-i Eyyubi’nin Haçlılara karşı olan mücadelesinde Türkmen boyları ana unsuru oluşturmakta idi. 1187’de 5000 kişilik bir Türkmen kitlesi Maraş tarafından Ermeni topraklarına girerek Sis’e kadar ilerledi ise de kesin sonuç elde edilememişti.

İzzettin Keykâvus devrinde Selçuklulara vergi ödemeyi kabul eden Ermeni devleti, Selçuklular’ın Köse-Dağ savaşında (1243 yılında) Moğollara yenilmeleri üzerine Moğol himayesine girdiler.

Moğol istilasının bir sonucu olarak Horasan ve Azerbaycan’dan Anadolu’ya göç akını yoğunluk kazandı. Anadolu’nun Türkmen oymaklarınca Türkleştirilmesi bu dönemde hız kazandı ve denilebilir ki memleketin her tarafı Türkmen kümeleri ile doldu. Başına buyruk yaşamayı, özgürlüğü hayat felsefesi kabul etmiş olan bu Türkmen oymakları Selçuklu’ya tam olarak tabi olmadığı gibi Moğollara da tabi olmamışlardı. Bu yüzden Hülağu ve Abaka zamanlarında Türkmenler üzerine kuvvet sevkedildi. Tarihi kaynaklar Moğolların bu baskısı sonucu Türkmen boylarının bir kısmının Bizans uçlarına göç ettiğini belirtirken 40.000 çadırdan oluşan bir Türkmen topluluğunun da Memluk devletine sığındığını belirtmektedir. Memluk hükümdarı Bay-Bars Türkmen boylarına Antakya’dan Gazze’ye kadar uzanan sahada geniş bir yurt vermiş ve beylerine de dirlikler tahsis etmiştir.

Konunun uzmanı Faruk Sümer’in belirttiğine göre Şam Türkleri adı verilen bu Türkmenlerin siyasi ve iskan faaliyetleri şöyle gösterilebilir.

1-Dulkadirli beyliğini kurması ve Maraş bölgesinin iskanı,

2-Kilikya’nın fethine katılarak buranın Türkleşmesini sağlamak,

3-Dulkadirli ulusu ile birlikte Yozgat, Uzun-Yayla ve Sivas’ın iskanı.

4-Ak-Koyunlu faaliyetlerine müdahil olma.

5-Safevi devletinin kuruluşunda yer alma.

6-Antep, Hatay, Malatya, Urfa bölgelerinin iskanı.

7-XVIII. ve XIX. yüzyıllardaki son iskan faaliyetlerine katılım.

Temelini Moğol baskısından kaçarak Memluk devletine sığınan 40.000 hanenin oluşturduğu Türkmen boyları Bozok ve Üçok teşkilat yapısını muhafaza etmekte idi. Bozok kolunu teşkil edenler, Bayat, Avşar ve Beg-Dili boyları idi. Bölgedeki asıl mühim rol bu boylarca oynanmıştır. Bunlar daha ziyade Amik Ovası ve Halep-Antep arasında yerleşmişlerdi. Daha ziyade Çukur-Ova bölgesine yerleşen Üçok boyları ise; Yüreğir, Kınık, Salur ve Bayındırlar’dır.

Şam Türkmenleri olarak adlandırılan bu Türkmen boyları XIV-XVII. yüzyıllarda; Dulkadiroğulları, Ramazanoğulları, İnaloğulları, Boz-Doğanoğulları, Köpekoğulları, Bozcaoğulları, Kurt-Beğioğulları, Sakalsızoğulları, Gündüzoğulları ile birlikte Özeroğulları ve Doğancıoğulları olarak örgütlenmişlerdi.

Cerid Türkmenlerinin de içinde yer aldığı Dulkadiroğulları’nın bölgedeki yeri ve önemi ise farklı bir yer tutmakta idi.

Moğolların himayesinde bulunan Kilikya Ermeni devletine karşı Türkmen akınları sürekli olarak devam etti ise de kesin sonuca varmak mümkün olmuyordu. Türkmen boylarına Memluklar destek verirken Kilikya Ermeni Devletine de Moğollar destek vermekte idi.

İlhanlı hükümdarı Ebu Said Bahadır Han’ın 1335’de ölümü Moğol devletinin süratle yıkılmasına neden olurken bundan en büyük faydayı da Türkmenler gördü. Türkmenler üzerindeki Moğol baskısı ortadan kalkarken doğu ve güneydoğudaki Türkmenler de hareket serbestisi kazandı. Boz-ok’un Bayat koluna bağlı Dulkadir Beyliği’nin ortaya çıkışı da bu döneme rastlar. Halep bölgesinde kışlayan ve Uzun-Yayla’da yaylayan Türkmenler Dulkadiroğlu Karaca Bey’in idaresinde Maraş-Elbistan merkez olmak üzere beyliklerini ilan etmiş oldular.

Moğolların dağılması Kilikya Ermeni devletinin de sonunu hazırlamış oldu. Memlüklerin de desteği ile Türkmenler ve Karamanoğlu’nun askerlerince yağma edilen Kilikya’ya Üçoklar’ın iskanı başladı. Türkmen beyleri tarafından idare edilecek olan Kilikya bölgesinde Ayas, Tarsus ve Sis merkez olmak üzere üç ayrı valilik oluşturuldu.

Başta Dulkadiroğulları olmak üzere Çukurova’da oluşturulan beyliklerin tamamı Memlüklerin sürekli şekilde desteğini görmüş olduklarından onlara olan bağlılıklarını devam ettiriyorlardı. Bu arada Söğüt’te boy veren ve Bozok’un Kayı boyuna bağlı Ertuğrul Gazi ve oğullarının oluşturdukları Osmanlı Beyliği de sivrilerek devlet olmuş imparatorluk yolunda hızla ilerliyordu. Akınlar daha ziyade Batıya yönelik olduğundan Anadolu beylikleri de küçük teşekküller halinde yaşamlarını devam ettiriyordu. Osmanlı’nın yönünü doğuya dönmesi ile birlikte Anadolu Beylikleri ile arası açılmaya başladı. Osmanlı sarayına gelinler gönderen, Osmanlı ile akrabalıklar tesis eden Dulkadirli, Memlüklere olan yakınlığı ve zaman zaman onlara verdiği destek dolayısıyla olsa gerek 1515’de Osmanlı ordularınca ortadan kaldırılarak diğer beyliklerle birlikte Osmanlı’ya dahil edildi.

Osmanlı fethini takip eden yıllarda hazırlanan Tahrir Defterleri incelendiğinde Çukurova ve Dulkadirli beyliği sınırları içerisinde yaşayan Türkmen boylarının ekseriyetle yerleşik hayata geçmiş oldukları, şehir ve kasabalara yerleştikleri, köyler kurarak hayvancılık ve ziraatle uğraşmaya başladıkları görülmektedir. Yerleşik hayata geçen bu Türkmen boyları kendi içinden din, tarikat ve ilim adamları da yetiştirmeye başlamıştı. Diyarbekir bölgesindeki Boz-Ulus ve Gavur dağlarında yaşıyan Cerid, Avşar ve Tecirli gibi Türkmen boyları ise yerleşik hayata intibak edemeyen boylar oldu. Boz-Ulus’un bilahere İran’a gittiklerini görüyoruz. Geçit vermez Gavur dağlarında yaşayan Türkmen boyları ise konar-göçer yaşam tarzlarını birkaç yüzyıl daha sürdürecektir.

Konar - göçer yaşam tarzı XV. yüzyıl sonlarına dek devam eder. Faruk Sümer’in tespitiyle “XVI. yüzyılın sonlarından başlayarak XVII. yüzyılda uzun bir zaman devam eden isyanlar ve idarecilerin zulme kadar varan kötü idareleri bu bölgenin de iktisadi ve ictimai hayatına geniş ölçüde tesir etmiştir. İdare adamlarının ehliyetsiz ve gayri âdilane davranışları Çukur-Ova’nın, derebeyliğin en fazla geliştiği ve göçebelerin en ideal bir şekilde yaşadıkları bir bölge haline gelmesine âmil olmuştur.”

Bu nedenledir ki, XVI. yüzyıl sonları ve XVII. yüzyıl Celâli isyanları ile geçmiştir. Hücumlara maruz kalan ve devlet hizmetinde bulunanlardan zulüm gören halk köy ve ekinlerini bırakarak başka yerlere göçmüştür. Henüz yerleşik hayata geçmeyen Cerid ve Tecirli gibi aşiretler ise bir dönem bu isyanların ele başılığını yapmış dense yeridir.

İsyanlara ve sürgün yıllarına geçmeden önce Cerid’in aktif rol oynadığı Dulkadırlı Beyliği’nin kuruluşundan yıkılışına kadar geçen iki asırlık tarih kesitini özet olarak incelemek faydalı olacaktır.

Dulkadıroğulları XIV. yüzyılın ilk yarısında Maraş ve Elbistan civarında teşekkül ederek bu havalide iki yüzyıla yakın hükümet sürmüş bir Türkmen beyliğidir. Bunlar Oğuzlar’ın Bozok kolundandır. Dulkadırlıların ilk reisi Zeynettin Karaca Bey Eretna Bey’in elinden Elbistan’ı zaptetmiş ve Memluk Sultanı Melik en-Nasır Muhammed (1309-1340)’den naiplik menşuru alarak Dulkadır Beyliğini kurmuştur (1339). Karaca Bey bundan sonra Eretna’nın ülkesini yağmalar. Memluk sultanlarına zaman zaman itaat, bazen de onlardan ayrılarak Halep şehrini tehdit eder. Ayrıca Sis Ermenileri ile mücadele eder ve 1346 da Gabon (bugünkü Geben) Kalesi’ni ele geçirir. Halep taraflarında da bir çok yer zapteden Karaca Bey bu başarılarına güvenerek “Melik-üz-Zahir” ünvanı ile hükümdarlığını da ilan eder (1348). Ancak, Memluk Devleti’ne isyan eden Halep valisi Bayboğa’yı sultana teslim etmeyerek onu himaye etmesi kendisinin ortadan kaldırılmasına yol açar. Memluk Kuvvetleri Elbistan’a girer. Karaca Bey yenilerek kaçar, fakat yakalanarak Eretna Bey’in oğlu Mehmet Bey’e gönderilir. Mehmet Bey Karaca’yı Memluklara teslim eder. 11 Aralık 1353 Karaca Beyin Kahire’de öldürüldüğü tarihtir.

Karaca Bey’den sonra oğlu Halil bey Memluklar tarafından Elbistan valiliğine atanır. Halil Bey beyliğin hudutlarını genişletmeye çalışır ve bunda da başarılı olarak, Maraş, Malatya, Harput, Behisni ve Amik taraflarını ele geçirir. Memluk Sultanı Berkuk (1382-1389) devamlı akınlarından bıktığı Halil Bey’i ortadan kaldırabilmek için Dulkadırlılar arasındaki anlaşmazlıktan istifade eder. Kendi yanına sığınan Halil Bey’in kardeşi İbrahim’i onu öldürmeye gönderir. Halil Bey bir suikast sonucu öldürülür (1386). Onun yerine küçük kardeşi Sûli Bey geçer. Sûli Bey üzerine gönderilen bir Mısır ordusunu 1386 Mayıs’ında Göksun yaylasında yener. Kendisine muhalefet eden kardeşi İbrahim Bey idaresindeki orduyu da mağlubiyete uğratınca (1387); Sultan Berkuk onun emirliğini tasdik etmek zorunda kalır. Sûli Bey bundan sonra daima Memluklar ile uğraşır, Halep civarını zapt ve yağma eder. Ayıntap muhasarasından sonra yenileceğini anlayarak Sultan Berkuk (1390-1399)’tan aman isteğinde bulunur, Sultan ona “Türkmen emirliği” ve “Elbistan naipliği” ni verir (1391). Fakat Sûli’nin 1394 te güney doğu Anadolu’ya gelen Timur’u Suriye’nin fethine teşviki nedeniyle Sultan Berkuk onu yok etmeye karar verir ve Sûli’nin üzerine büyük bir ordu gönderir. Memluk kuvvetleri 1395 Mart’ında Sûli’yi ağır bir yenilgiye uğratırlar. Bununla da yetinmeyen Berkuk bir suikast tertipleyerek Sûli’yi öldürtür (1398).

Yerine oğlu Sadaka geçerse de amcası Nasırettin Mehmed b. Halil onunla mücadeleye girişir. 2 Ağustos 1399 da Elbistan’ı zapteden Yıldırım Bayezıt, Dulkadırlı Beyliğini Mehmet Bey’e verir. Sadaka bey kaçmak zorunda kalır. Mehmet Bey Osmanlı ile olduğu kadar Memluk devleti ile de dost geçinir. Buna mukabil Ramazanoğulları ve Karamanoğulları’na karşı daimi surette harp eder. Memluklar bu hizmetine karşılık ona Kayseri şehrini verirler (1419). Daha sonra bu şehir Karamanoğulları’na iade edilirse de, Sultan II. Murat Kayseri’yi alarak şehri tekrar Mehmet Bey’e  bırakır (1436). Mehmet Bey Memluklar’a sadakatini göstermek için gittiği Kahire dönüşü çok yaşlı olduğu halde ölür (1442). Onun yerine oğlu Süleyman Bey geçer. Süleyman Bey Osmanlılar ve Memlukler’e kız vererek akrabalık tesis eder ve bu devletlerle olan dostluğunu sürdürür. O 1454 de öldüğü zaman, oğlu Melik Arslan Dulkadırlı Beyi olur. Melik Arslan zamanında Akkoyunlu Uzun Hasan Bey, Dulkadırlılar’dan Harput’u alır. Melik Arslan kendisine aleyhtar olan kardeşi Şah Budak’ın gönderdiği bir fedai tarafından öldürülür (1465). Memluk Sultan’ı Kayıtbay (1468-1496) Şah Budak’ı Dulkadır beyi tayin eder. Fakat Fatih Sultan Mehmet’in müdahalesi ile Şehsuvar Bey bu mevkiye getirilir. Şah Budak Mısır’a kaçar (1466). Şehsuvar Bey ise, Osmanlılar’ın himayesinde Memlukler’e ve Ramazanoğulları’na karşı savaşır. 1471’de Memluklu ordusu karşısında yenilerek Zamantı Kalesi’ne çekilir. Şehsuvar Bey Memluk kuvvetleri tarafından esir alınarak Kahire’ye götürülür ve 1472 Ağustos’unda öldürülür. Memluk Sultanı Dulkadır Beyliği’ne tekrar Şah Budak’ı gönderir. Ancak Şah Budak Osmanlılar’ın desteğini sağlayan Alâüddevle Bozkurt tarafından beylikten uzaklaştırılır. Bozkurt Memluklüler’e dostça davranarak Şah Budak’ı ortadan kaldırmayı başarır. O, Osmanlılar’la ve Memluklular’la dost geçinir. Akkoyunlular’ın elinden Diyarbekir’i alır, fakat Şah İsmail karşısında ağır bir yenilgiye uğrar (1507). Alâüddevle Bozkurt daha sonraları Memluklulara dayanarak Osmanlılar’a karşı cephe alır. Hadım Sinan Paşa kumandasındaki Osmanlı ordusu kendisini Turna dağı muharebesinde yenerek ele geçirir ve dört oğluyla beraber öldürülür (1515). Dulkadırlı toprakları böylece Osmanlılar’a geçer. Bozkurt’un yerine Şehsuvar Bey’in oğlu Ali Bey tayin edilir. Ali Bey Sultan I. Selim’in Mısır seferinde ve daha sonra Şam Valisi Canberdi Gazali isyanında Osmanlılar’a önemli hizmetlerde bulunursa da katledilmekten kurtulamaz (1521). Ali Beyin katlinden sonra Dulkadırlı toprakları Osmanlılar’ın bir beylerbeyliği olmuştur.

Dulkadıroğulları’nın kuruluşu ile ilgili İ. Hakkı Uzunçarşılı’nın tespitleri de şu şekildedir;

“Oğuzların Bozok kolundan olan Dulkadır Türkmenleri, şecaat ve cesaretleriyle tanınmışlardı. Bunlar, bir çok siyasi cereyanlardan istifade ederek 1339’da (Hicri 740) Maraş ve Elbistan taraflarında Memluk devletinin yüksek hakimiyeti altında olarak bir beylik kurmuşlar ve daha sonra hudutlarını genişleterek Malatya, Harput taraflarına kadar gitmişlerdir.

Dulkadırlılar’ın ilk hükümet reisi Zeynüttin Karaca Bey’dir. Karaca Bey, aşiret reisi iken Memluk Sultanının Ermenilerle yaptığı muharebelere iştirak etmiş ve cesareti dolayısıyla Memluk ordusu kumandanlarının itimadını kazanmıştı. 1339’da Eretna Bey’in elinden Elbistan’ı alan Karaca Bey, orayı kendisine merkez yapmış ve bir sene sonra da Memluk Sultanı Melik Nasır Mehmet tarafından kendisine Türkmenler Beyliği ve Elbistan Valiliği verilmiştir.”   (Boğazlıyan Çandır köyünde medfun)   

 

                                         SÜRGÜNE GİDEN UZUN İNCE BİR YOL

            XVI. yüzyılın sonlarında başlayarak XVII. yüzyıl boyunca devam eden Celâli isyanlarının ve idarecilerin zulme kadar varan kötü idarelerinin sonucu olarak bazı bölgelerde köy ve kasabaların terkedilmeye başlandığını tarihler kayıt düşmektedir. İçerdeki bu kargaşa Osmanlı Devletinin tepe noktasında da devam ediyordu. Cephelerden yenilgi haberleri gelmeye başlamıştı. İşte böyle kargaşanın hakim olduğu bir dönemde IV. Mehmet Osmanlı tahtından indirilerek yerine II. Süleyman getirildi. İdari ve askeri işleri müzakere için kurulmuş olan istişari mahiyetteki meclis 25 Ekim 1689’daki toplantısında bu kötü gidişatı engellemek üzere Köprülüzâde Fazıl Mustafa Paşa’nın sadâret makamına getirilmesini uygun gördü. Fazıl Mustafa Paşa’nın önündeki en büyük problemlerden biri de iç nizamın tesisi idi.

            Osmanlı İmparatorluğu iç nizamın tesisi için kuruluş yıllarından bu yana sürdüregeldiği, aslında Selçuklu döneminde de uygulanan iskan faaliyetlerine hız verdi. 1691 yılı baharında Fazıl Mustafa Paşa’nın uygulamaya koyduğu iskan politikasının farklı yönleri de vardı. Bu tarihten itibaren konar-göçer oymaklar harap olmuş, terkedilmiş köy ve kasabalara yerleştirilmeye başlandı. Böylece boş ve sahipsiz yerler imar edilecek ve ziraate açılmış olacaktı. Ayrıca yerleşik halkın konar-göçerlerden şikayetleri önlenecekti. Üstelik bu konar-göçerlerin Celâli isyanlarına katılmalarının da önü alınmış olacaktı.

            Göçebe (konar-göçer) yaşam tarzını XVI. - XVII. yüzyıla kadar taşıyan Türkmen oymaklarının hayatlarını daha yakından tanıyabilmek için içinde yaşamış oldukları çadırları incelemek yeterlidir.

            At yetiştirmenin ve biniciliğin konar-göçer Türkmen oymakları arasında ne kadar büyük bir önem taşıdığı tüm yazılı kaynaklarda yer alır. Orta Asya’dan göç at sırtında başlamış, yeni ülkeler at sırtında keşfedilmiş, fethedilmiştir. Cerid boyları arasında ise binicilik apayrı yer tutar. Aslında Cerid adının “cirit”den geldiği de yazılı kaynaklarda yer almaktadır. Cerid kelimesinin; canlı, eli çabuk ve becerikli anlamlarına geldiği de bilinmektedir. At konusuna dönmek gerekirse; KSÜ Tarih Bölümü Başkanı Sayın Doç. Dr. Ahmet Eyicil’in araştırmalarına göre; Ceridler, bacakları kısa atlara biner, çok çevik ve hızlı bir şekilde hareket eder, atlarıyla dağlık ve engebeli arazileri çok iyi tırmanır ve her türlü hava şartlarında süratle seyahat edebilirlerdi.

            Konar-göçer Türkmen aşiretlerinin Osmanlı İmparatorluğu idari mekanizmasında üstlenmiş oldukları bir takım görevler de vardı. Bunlar:

1-Madenlerle ilgili muhtelif görevler. (Madenlerin eşkiyalardan muhafazası, nakliyesi vs.)

            2-Ordunun nakliyat işlerinin yürütülmesi,

            3-İç ayaklanmaların bastırılması,

            4-Devam eden muharebelere taze güç olarak gönderilmesi,

            5-Derbent ve geçitlerin muhafazasıdır.

            1071 Malazgirt Zaferi ile batıya doğru akın eden göç ve yerleşmede bir çok köylere isimlerini veren, boş ve ıssız yerlerde yerleşip oraları imar ve iskan eden dervişler ve onların faaliyet merkezi olan zaviyeler kendiliğinden bir iskan politikası oluşturmuştu. Göçlerle kendiliğinden gelip boş bir alana yerleşen dervişler orada bir zaviye kurduktan sonra, yavaş yavaş onun etrafından yapılan inşaat ve yerleşmelerle bir köy ortaya çıkmış oluyordu. Diğer bir iskan şekli ise sürgünlerdi. Devlet lüzum olduğunda icap eden yerlere yerleşmek üzere sürgün gönderme yetkisine sahipti. Başlangıçta her köy ve kasabadan belirli sayıda gönüllü sürgünler fethedilen yerlere gönderilirken zamanla mecburi sürgünler başladı. Bir diğer sistemli iskan metodu ise derbent ve geçitler vasıtası ile tatbik edilen şekildi. Türkmen oymaklarının gönüllü yerleşim alanları genelde yaylak-kışlak yerleri olmaktaydı. Yaylakta hayvancılık, kışlakta ise basit çiftçilik yapan ve artık yarı yerleşik bir hayat yaşayan oymakların zaman içerisinde bazen bilinçli bir şekilde bazen de ortamın durumuna göre parçalara ayrıldıkları görülmektedir. Cerid Türkmen boyunun Sakallı Ceridi, Kömür Ceridi, Silsüpür Ceridi, Cağlayan Ceridi vs. gibi parçalara ayrılması gibi.

            Fazıl Mustafa Paşa’nın 1691’de uygulamaya koyduğu iskan politikasının ise farklı nedenleri bulunmaktaydı. Bu nedenlerden ilki, Konar-göçer ahalinin hayat tarzının yerli halka verdiği zarardı. Göçebe yaşam tarzını devam ettiren Türkmen oymakları hükümet tarafından kendilerine ayrılan yaylak ve kışlaklara gidip gelirken yerli halka da zarar vermekte idiler. Bu geliş-gidiş esnasında ekili topraklar zarar görmekte, kötü niyetli kişilerin çapulculuklarına meydan vermekte idi. İşte bu nedenle hükümet 1691’de evvelce mamur iken çeşitli nedenlerle harap olmuş ve terkedilmiş topraklara Türkmen boylarının yerleştirilmesi kararını aldı. Alınan bu kararda anlaşılacağı üzere harap ve boş yerlerin imar edilme amacı da önem taşıyordu. Yaşanan buhranlı yıllar Anadolu’nun bir çok bölgesini harap bir hale getirmişti. Vekâyinâme adlı eser bu yıllarda Kilis’ten Halep’e kadar olan yerlerde bulunan köylerin tamamen virane olduğunu belirtmektedir.

            Cengiz Orhonlu “Osmanlı İmparatorluğunda Aşiretlerin İskanı” adlı eserinde konu ile ilgili olarak şu tespitlerde bulunur: “Rakka Eyâletinin Urfa Sancağında Suruç nahiyesi ile Harran nahiyesi, Fırat’a akan Belih nehrinin ve ona tabi küçük nehirlerin ihtiva ettiği yerler, Rakka eyaletinin güney kısımları, Balis nahiyesi, Halep eyaletinde bulunan Münbiç nahiyesi, Urfa kazasında bulunan Boz-âbat nahiyesi, Adana eyaletinde bulunan Ayas, Berendi ve Kınık, Payas, Misis nahiyelerinde bulunan Demir-kapı’dan Misis’e kadar olan arazi; Hama ile Humus sancakları arasında bulunan yerler ve Barin nahiyesi ve civarı, Boz-ok sancağındaki Akdağ, Emlak, Budak-özü, Süleymanlı-i Kebir kazaları dahilinde bulunan yerler, Tokat sancağı dahilinde bulunan bir kısım topraklar; Kütahya eyaletine dahil Hamid sancağında Keçi-Borlu, Urla nahiyeleri, Geyikler kazasına bağlı Pınar-başı nahiyesi, Karahisar-ı sahip sancağında Sandıklı, Honas, Dazkırı, Şeyhler, Çöl-âbat nahiyelerinde bulunan köyler ile bunlara Tokat sancağı dahilinde ve Diyarbekir eyaletinde bulunan bir çok harap ve terkedilmiş  toprakları da ilave etmeliyiz.

            Hükümet buna bir çare bulmak, yani buraları imar etmek, Kanuni tabiriyle şenlendirmek, ahali getirip yerleştirmek için bazı tedbirler düşündü. Buraların raiyetsiz-ahalisiz olması, harap ve ziraat yapılmadığı için gelir elde edilememesi vilayet idarelerine ve dolayısıyla hükümete zarar ve ziyan vermekte idi. Bu sebepten dolayı bu gibi köyler, isteyen kimselere verilmeye başlandı.”

            İlk isteklilere ve gönderildikleri yere ilk olarak gelenlere en verimli toprakların verildiği de tarihi bir gerçektir. Bunda gizli bir teşvik görülmektedir.

            Hükümet 21 Ocak 1691 tarihinde Rakka Beylerbeyi Kadızade Hüseyin Paşa ile birlikte Rakka eyaletindeki kadılara hitaben bir ferman göndererek göçebe yaşamı devam ettiren Türkmen boyları üzerinde sayım yapılarak mevcutlar tespit edildikten sonra evvelden tespit edilen yerlere yerleştirilmelerini emrediyordu. Aynı fermanın birer sureti de iskana tabi olan Türkmen boy beylerine ve oymak kethüdalarına gönderilmişti.

            Bu ilk mecburi iskana tabi olan Türkmen boyları içerisinde Keskin dolaylarındaki Boz-ulus’a bağlı Cerid (Silsüpür Ceridi) de bulunmaktaydı. Kadılara gönderilen fermanda Türkmenlerin emirlere itaat etmeyerek iskan edildikleri yerlerden firar etmeleri halinde Anadolu’ya geçiş noktaları olan Behisni, Hısn-ı Mansur, Göynük kazalarına girmelerine ve Elbistan’a geçişlerine müsaade edilmemesine de değiniliyordu. Boz-ulus Ceridinin yerleştirildiği alan ise Rakka’da bulunan Akça-kale, Küçük Collab mezraası, Tel-Hüseyin, Mağara, Tel-Yağmur, Kavuşma, Savaş Tepesi mezraası, Oğlan Dorucu ve Hasan Köyü idi.

            7 Mart 1691’de de içerisinde Cerid boyunun da bulunduğu 20 kadar Dulkadırlı oymağının Ayas, Berendi ve Kınık’a iskan edilmeleri hakkındaki ferman geldi. İskana tabi tutulan Cerid boyları; Kancı Ceridi, Dipgalı Ceridi, Göçer Ceridi, Derdili Ceridi, Kara Hasanlu Ceridi, Kara Hüseyinli Ceridi ve Kara Hasanlu Ceridine bağlı olan Sakallu oymağı obalarından: Sarılu, Tatarlu, Azazlu, Hacı Bekirli, Hüseyinlü, Çaruklu ve Basallu idi.

            Dulkadırlı oymaklarından bazıları yerleşik hayata uyum sağlamakta zorlanırken Tecirli gibi bazı oymaklar da yerleşik hayatı hiç kabullenmeyerek asi durumuna düşmüşlerdi.

            Rakka’ya yerleştirilen Türkmen oymakları burada uzun süreli barınamamışlar ve Anadolu içlerine doğru firar etmeye başlamıştı. Ayas, Kınık ve Berendi’ye yerleştirilen Dulkadırlı oymakları da bir süre sonra Rakka’dan kaçanlarla bir olup firar ederek etrafa dağılmaya başladılar. Bir kısım Cerid boyu İran’a kadar giderken bir diğer kısmı İzmir, hatta Rumeli’ye kadar dağılmıştı. Bu dağılmanın sonucudur ki ilk bölümlerde görüldüğü üzere Adadolu’nun dört bir köşesine Cerid Türkmeni dağılmış ve gittikleri yerlerde de farklı isimlerle anılmaya başlanmıştı. Bozulan düzen 1712’de yeniden kurulmaya çalışılmışsa da kesin sonuca varılamamıştır.

            Türkmen oymaklarının iskana tabi tutuldukları toprakları terkederek “asi” konumuna düşmelerinin bir çok nedeni vardı. Bunların en önemlisi ise sürgün mahiyetinde olan yeni yerleşim yerlerine intibak edememeleri idi. Yüzyıllarca yaylada yaşayan insanların Rakka’nın çöl denecek ikliminde yaz kış yaşamalarını beklemek de aslında yanlış bir beklenti değil miydi?

            Rakka valisi Kadızade Hüseyin Paşa’ya gönderilen yeni bir fermanla, iskandan kaçanların bulunup tekrar iskan edildikleri yerlere yerleştirilmeleri karşı çıkanların ise cezalandırılmaları emrediliyordu.

            Türkmen boylarının devlet tarafından iskana mecbur bırakıldıkları toprakları terkederek yeniden göçebe hayata başlamalarının birinci nedeni psikolojik nedenlerdi. Bu nedenlerin ikincisi ise tabii nedenlerdir. Kıtlıktan binlerce hayvanını kaybeden Türkmen boyları devletin aldığı tüm engelleri aşarak İran’a kadar kaçmışlardır. Bu kaçışın bir diğer nedeni ise idarecilerin anlayışsızlığı ve nizamlarının muhafazasında gösterdikleri dikkat ve anlayış eksikliğidir. Arap aşiretlerinin baskınlarına mani olamayan idareciler Türkmenlerin emniyetini de sağlayamadıklarından kaçışın önünü alamamışlardı.

            Devlet yetkilileri bu kaçışı önlemek için tüm vilayetlere talimatlar göndererek bulundukları yerlere gelmiş ve bazı kimselerin çiftliklerinde, hatta diğer oymakların içine gizlenmişlerse bulunarak topraklarına gönderilmelerini emrediyordu.

            Alınan sıkı önlemler büyük oranda sonuç vermiş ve konar-göçer yaşayan Türkmen oymaklarının ekseriyatı devletçe belirlenen yerlere yerleştirilmişti. Bu durum Osmanlı devlet idarecilerince hazırlanan tahrir defterlerinde açıkça görülmektedir. Tüm gayretlere rağmen Gavur Dağı gibi sarp bölgelerde iskanın sağlanması mümkün olmamıştır. Dulkadır boylarının ekserisi (Cerid, Tecirli, Avşar, Kozanoğlu vs.) ise bu dağlarda göçebe yaşam tarzlarını bir süre daha devam ettirmiştir.

            Safevi devletinin kuruluşunda yer alan Dulkadırlı oymakları ve Rakka’dan İran içerlerine kadar kaçan Silsüpür Ceridi konusu da ayrıca incelenmeye değer bir konudur. İran Şahı Silsüpür Ceridi’ne değer vermiş ve boy beyine Sultanlık makamı vererek onure etmiştir.

            Silsüpür Ceridi’nin ilk olarak 1606-1607 yıllarında Şah Abbas zamanında İran’a gittiklerini belirten Faruk Sümer, bu Cerid boyuna Şah Abbas’ın Sâve ve Reyy taraflarında yurt verdiğinden de bahsetmektedir. Ayrıca Faruk Sümer’den İran’daki Silsüpür Ceridi ile ilgili şu bilgileri de almaktayız.

            “İran’a gelen Silsüpür’lerin başı Halil adında bir beğ olup, Abbas ona Sultanlık ünvanı vermiştir. Silsüpür Halil Sultan 1609 yılında buyruğundaki üçyüz kadar asker ile Kürdistan üzerine gönderilen emirler arasında bulunmuş ve Urmiye şehri civarındaki Dumdum kalesinin fethine iştirak etmiştir. Halil Sultan sonra Bağdat’ın muhasarasına katılmış (1025-1616) ve Osmanlı erzak gemilerinin gelmesine mani olmak için Samarra taraflarına gönderilmiştir. Türkiye’den gelen Silsüpür’ler ikibin çadır idi. Abbas bunlardan bir kısmını korucular arasına dahil etmiş, geri kalanlarını da yine kendilerinden Halil Sultan’ın emirlerine vermişti. Bu oymağın Şah Safi zamanında Azerbaycan’da yaşadığını biliyoruz. 1065 (1654-55) yılında elçilik ile İstanbul’a gönderilen Kelb-i Ali Sultan da Silsüpür’den idi. Kelb-i Ali Sultan’ın 1074 (1663-64) yılında hayatta olduğu görülüyor. Silsüpür’ler XVIII. yüzyılda da varlıklarını devam ettirmişlerdir. 1162 (1748-49) yılında Çağdavu Başılık mevkiinde bulunan Mansur Han, Silsüpür oymağından idi.”

            Prof. Dr. Faruk Sümer aynı eserinde Safevi devleti içerisinde yer alan Dulkadirlilerden de bahsetmektedir. Sümer’in verdiği bilgilere göre Safevi devletinin kuruluşunda yer alan büyük oymaklardan biri olan Dulkadırlıların seksen bin ev olduğu, bunlardan Maraş ve Bozok (Yozgat) bölgesindeki Dulkadır elinin daha ziyade Bozok’ta yaşayan oymaklarından bazılarının kollarından meydana geldiği ve Dulkadırlıların Şah Abbas’ın zamanına kadar Fars bölgesini ellerinde tuttuğu anlaşılmaktadır. Dıyarbekir’de öldürülen Dulkadırlı Alâüddevle’nin oğlu Şah Ruh Beğ’in oğulları Mehmet ve Ali, Şah İsmail’in yanında oldukları gibi, Dulkadır beyliğinin 1515’de Şahsuvar Oğlu Ali Beğ’e verilmesi üzerine Dulkadırlılar’ın bir kısmı daha Şah İsmail’in hizmetine girmiştir.

 

                                           İSKAN FERMANLARI

            Orta Asya’dan özgür yaşamak için göç eden, Anadolu’yu vatan edinen Türkmen boyları özgürlüğe olan bağlılıkları nedeniyle olsa gerek yüzyıllarca süren bir mücadeleye rağmen bir türlü yerleşik hayata geçmek istemiyorlardı. XVI. yüzyılda başlayan mecburi iskan politikası da amacına ulaşmamış Rakka’ya sürgün edilen Türkmen boyları aradan bir süre geçince yeniden Anadolu içlerine ve İran’a kaçarak eski yaşam tarzlarına dönmüşlerdi. Bu Türkmen aşiretleri arasındaki yaylak ve kışlak tartışmaları hiç bitmemecesine devam ediyordu. Civar yerleşim yerlerinin ekinlerini çiğneyen, otlaklarını tarumar eden, hatta halkını soyan konar-göçerler için katı tedbirler alınması gerekiyordu. Devlet çıkarttığı fermanlarla bunları ağır şekilde cezalandırdı. Üzerlerine asker sevketti.

            Ahmet Refik “Anadolu’da Türk Aşiretleri” adlı eserinde bu Türkmen boylarının cezalandırılması ile ilgili fermanları bir araya getirerek tarihe kayıt düşmektedir. Biz de bu eserden istifade ederek Dulkadırlı ve Cerid boyları ile ilgili padişah fermanlarından bir kısmını üslubunu muhafaza ederek aynen alıyoruz.

            Halep ve Maraş kadılarına hüküm ki;

            Ekrad ve Türkman eşkiyasının şer’ile cezaları tertibine emirül ümerail kiram Raka beylerbeğisi Hüseyin dame ikbalihu me’mur olub hususu merkum ehemmi umurdan olmağla şer’ile görülmesi iktiza iden ahvallerin hakku adil üzre görmeğe ikiniz dahi mevla nasb ve tayin olunmuşsuzdur. İmdi siz ki melanayı mumaileyhim siz bu babda hilafı şeri şerif kimesneye zulüm ve teaddi olunmayub fesad ve şekavetleri sabit olan eşkiyanın şer’ile cezaları tertib itdirilmekde siz dahi bezli kudret ve sarfı miknet eyleyesiz Fi evasıtı n 1101.

           

            Raka havalisinde iskan olunan Türkmen aşiretlerinin Anadolu’ya dağıldıklarına dair.

 

            Raka beylerbeğisi Hüseyin dame ikbalihuya hüküm ki;

            Raka eyaletinde vaki nehri Belic kenarında Akce kale ve Ayni ziri Raka ya varınca ol havalide vaki kura ahalisi bundan akdem tekâlif ve nevayibin kesreti tevarüdünden ve Urban eşkiyasının istilâsından perakende ve perişan ve arazileri hâli ve emakinleri harab olub canibi mirîye mu’temedün bih bir nesne hasıl olmaduğundan gayri ol havalilerde mürur ve ubur iden ebnai sebil dahi salim olmaduğundan mevazıı merkume ma’mur ve âbâdan ve ebnai sebil emin ve mutmein olmak üzre bundan akdem Maliye ve Divanı himayunum tarafından sadır olan evamiri şerife mucibince ziraat ve hiraset eyledikleri arazinin tehammüllerine göre humüs ve yahud sülüslerin ve bağ ve bostanlarından bihasbeşşer iktiza iden hukuku arazilerin canibi mirîye edâ idüb ol havalileri Urban ve eşkıya mazarratlarından gereği gibi muhafaza ve ahalisini ve ebnai sebili emin ve mutmein eylemek üzre avarızı divaniyye ve sayir rüsumu raiyyetden muaf ve müsellem olmak şartile Boz Ulus mandesi Türkmanından İzeddin ve Küçeklü ve Avşar ve İnallu ve Anter ve Acarlu ve Cemolu ve Ömerlü tevabii ile maan ve şark Çağırganlu cemaatleri ve Hamze Hacılu Bidil beğ oğlu Mehmed tevabii ile Beğdili Türkmanına tâbi Ulaşlu cemaati dahi kethudaları Ali beğ ve Hacı Bal oğlu dört yüz nefer ile mezkûr Boz Ulus mandesi cemaatlerine ilhak olub sekiz yüz nefer olmak üzre ve Üsküdar emrine tâbi Beğdili cemaatlerinden Beğmişlü cemaati kethudaları Hacı oğlu Ganem tevabii ile beşyüz nefer ve Kara Şeyhlü cemaati kethudaları Topal oğlu Assaf tevabii ile altıyüz nefer ve Boz Koyunlu cemaati Firuz beğ oğlu Şahin tevabii ile altıyüz nefer ve yine Boz Koyunlu Seyif Han tevabii ile ikiyüz nefer ve Dimliklü cemaati Yir Budak oğlu Mehmed ve Satılmış kethudaları ve tevabii ile beşyüz nefer ki cümlesi üçbin ikiyüz nefer olur ve bunlardan maada Beğdili aşayirinin sayirleri umum üzre nehri Belic kenarında olan nevahide iskan olunmuş iken senki mumaileyhsin mücerred senin ademi tekayyüd ve ihmal ve tekâsülünden naşi kabaili merkumeden ve  ve   ve   ve cemaatleri ahalisi içlerinden bazısı eşkiyanın tahriki ile mutavattın oldukları yerlerinden kalkub Rum’a çıkub bazıları fesad ve şekavet üzre oldukları mesmuu hümayunum olub mezburların tanzimi ahvalleri senin uhdene havale olunmağla senden bu emirde kemali mertebe tekayyüd me’mul ve muntazar iken bu vechile tefrikaları senin taksirine hamlolunmuşdur. Kabaili merkumenin kemafil evvel mevazıı mezkûrede iskânları ve arazii mezkûrenin isti’marı aksayı muradı hümayunum olmağla mukaddem tayin olunduğun vech üzre me’mur olmuşsundur. İmdi emri şerifim sana vardığı gibi te’hir ve tevakkuf itmeyüb mezburlar her ne mahalle gitmişler ise üzerlerine varub içlerinde bu fesada bais olanları alâ eyyihalin ahz ve bir kal’ade muhkem habs eyleyüb ukubatı meşruadan müstahak oldukları cezaları icra olunmak içün keyfiyyeti ahvallerin vukuu üzre alelesami tahrir ve defter ve rikâbı hümayunuma arz idüb maadasını sadır olan fermanı şerifim mucibince mukaddem ikamet eyledikleri mahallere götürüb iyvâ ve iskan eyleyesin. Şöyle ki mücerred şekavet kasdile ikametden ibâ ve imtina ve fermanı şerifime muhalefet ve tecemmü’ ile fesada cür’et idüb iktiza ider ise bulundukları mahallere karib olan eyalet ve elviye mütesellimleri ve voyvodalar ve kethuda yerleri ve yeniçeri serdarları ve esliha istimaline kadir olan askeri ve iş erlerile sadır olan fermanı şerifim mucibince cemiyyet idüb üzerlerine varub inşaallahü teala bieyyi vechin kâne kabaili merkume ahalisini vechi meşruh üzre mukaddem ikamet eyledikleri mahallerde iskân ve emirlerine nizam virüb bu behane ile celbi mal ve teaddi ve tecavüzden ve eşkiyaya himayet ve kendü hallerinde olanlara ve reaya ve berayaya teaddi ve tecavüzden begayet tevakki ve tecennüb eyleyüb bu babda basiret ve intibah üzre ihtimam eylemen babında yazılmışdır Fi evahiri s 1102

 

            Bozok sancağında şekavet eden Cirid, Avşar ve sair cemaatlerin te’dibinde Mamalı aşiretinin me’mur olduğuna dair.

 

            Hâlâ Mamalu’nun miri aşireti olan Bektaş ve sabıka Mamalu’nun miri aşireti olan Mehmed ve aşireti merkume ihtiyarları ve kethudalarına hüküm ki;

            Bozok sancağında Sorkun kazası ve ol havalide tavayifi iskândan Cirid ve Küçekli ve Afşar ve Babünnun cemaatlerinden firar eden eşkiyanın rüesasından Cirid yazıcı ve Bostlı ve Küpeli ve Deli Ferhad ve Orhan oğlu Hasan ve karındaşı hevalarına tâbı eşkıya ile daima Anadolu da katli nüfus ve gasbı emval ile fesadü şekavet üzre oldukları ilâm olunub mezkûr şakıylerin alâ eyyi halin ahz olunmalarıyçün Sivas beylerbeğisi Mustafa Paşa ya emri şerifimle tenbihi hümayunum olub ve mezkûr şakiylerin ele getürülmesi beher hal sizden matlub olmağla siz ki mumaileyhim siz emri şerifim vardığı gibi bu hususta aslâ teallül ve tereddüt etmeyüb zikrolunan şakiyleri alâ eyyi halin ele getürüb ahz ve mahbusen mirimiranı mumaileyhe teslime bezli makdur eyleyesiz Şöyleki bu fesadı iden mezkurları ahz ve miri miranı mumaileyhe teslimde sizden bir gune tesamüh ve tekasül ve tehavün ve taksir zuhur ider ise aslâ özür ve cevabınız ısga ve bilcümle aşiretiniz Raka’ya iskân ile iktifa olunmıyub hakkınızda tertibi ceza olunur. Bilmiş olub mezkûr şakiyleri beher hal ahz ve mirimiranı mumaileyhe teslimde ana göre basiret ve intibah ile haraket eylemeniz babında deyu yazılmışdır Fi evahiriz 1111.

 

            Mamalı, Cirid ve Pehlivanlı taifelerinin Sivas taraflarındaki yaylaklara tecavüz ettiklerine ve yağmacılıklarının men’ine dair.

 

Sivas beylerbeğisi Süleyman Paşa’ya ve Karahisar Behramşah ve Çepeni Çunkar ve Orta pare hüküm ki;

Karahisar Behramşah ve Çepeni Çunkar ve Orta pare kazalarında sakin ulamâ ve sulehâ ve eyimme ve hutebâ ve sair eşraf dergahı muallâma mahzar gönderüb zikrolunan kazalarda sakin reaya tayifesinin ziraat eyledikleri yerlerde Türkman tayifesinden Mamalı ve Cirid ve Pehlivanlı ve Güvan ve sayir Türkman tayifesine mahsus defteri cedidi hakaînde mukayyed kadimi yaylak yoğiken zikrolunan Türkman tayifesine kabilelerile yaylak zamanında kazalarına varub mer’alarına konub kök tereke ve sair mahsulleri arasında davarların rai ve badehu harman vaktinde koyun ve sayir davarlarile gelüb çuval getürüb muradları mıkdarı mahsullerin gasb ve üç dört ay mıkdarı meksü teaddi ve kışlağa avdet eylediklerinde dahi mer’adan hayvanların maan sürüb götürüb ve evlerin basub içinde olan esvab ve ehlü ayallerinin üzerinde olan libasların nehbü garet eylediklerinden maada zikrolunan Türkman tayifesinden Cüneyd kethuda oğlu Osman ve İdris ve Hasan ve Kirkoğlu İsmail ve Kuyuncı Şahin ve Cebeci Dudyar ve Hızır nam şakiyler hevalarına tâbi eşkıya ile kazai mezburûn kurasında yedlerinde olan mümza defter mucibince doksan beş kil arpa ve yüz kil hantaların cebren gasb idüb her sene bunun emsali teaddilerinden naşi ekser kura ahalisinin perakende ve perişan olmalarına bais oldukların ilâm eyledikleri ecilden senki mirimiranı mumaileyhsin bu fesadı iden mezkûrlar bulundukları mahalde meclisi şer’i ihzar ve hasımlarile mürafaai şer ve hilafı şer’i ve bigayri hakkın nehbü garet eyledikleri her ne ise badessübut marifeti şer’ile eshabına reddü teslim itdirüb ve mezburların kazai mezburda defterde mukayyed bilfiil tasarruflarında kadimi kışlakları yogiken kazalarına uğramayub ve bigayri hakkın mahsul ve sayir eşyaların garet etmemek üzre muhkem tenbih ve te’kid olunub mütenebbih olmıyub giru vechi meşruh üzre zulüm ve teaddi üzre olanları isim ve resimlerile ve sıhhati ve hakıykati üzre deri devletmedarıma arzu ilâm eylemen babında deyu yazılmışdır Fi evasıtı 1113.                                                Bir s Bayezid oğluna yazılmışdır

 

            Bu tür fermanların sayısı oldukça fazla olduğundan tamamını burada zikretmemiz mümkün değildir. İlgilenen kişiler konu ile ilgili diğer fermanları Ahmet Refik’in “Anadolu’da Türk Aşiretleri” adlı eserinde bulabilirler.

 

                             “ FERMAN PADİŞAHIN DAĞLAR BİZİMDİR ”

            Anadolu’da yaşayan Türkmen oymaklarından olan Avşar’ın meşhur ozanı Dadaloğlu “Hakkımızda devlet etmiş fermanı / Ferman Padişahın dağlar bizimdir” diyerek Türkmenlerin hayat felsefesini özetleyivermiştir.

            Binlerce yıllık tarihleri boyunca hiçbir mekanı kalıcı yurt olarak kabul etmeyen Türkmen oymakları at sırtında hep göç halinde bulunmuş hiçbir yerde uzun süreli barınamamıştır. Dadaloğlu’nun özetlediği hayat felsefeleri onların zaman zaman asi olarak ilan edilmelerine, devlet güçlerince takibata uğramalarına, sürgün edilmelerine ve hatta katledilmelerine dahi sebep teşkil etmiştir.

            Türkmen aşiretlerinin yaşamlarında “Yaylak” ve “Kışlak” kelimeleri özel bir önem taşır. Yaz aylarında yaylaya göç eden Türkmenler kışın “düze” inerler. Kışlak ve yayla birbirini tamamlayan iki önemli unsurdur Türkmenler için. Biri olmadan diğerinin bir anlamı olmaz.

            “Göçebe her mevsim aynı toprağa bağlanıp kalmaz. Göçebelikte önemli olan mevsimine göre en güzel yurtlara konmaktır. Her dağdan binlerce çiçek koklamak, her pınardan bir parça (avuç) su içmek, her ormandan başka bir av yakalamak göçebe için mutlulukların en güzelidir. Hayvanları, sürüleri değişik otlaklarda otlatmak göçebe Türkmen için yüce bir duygudur. Çünkü göçebelikte insan, hayvan, otlak üç önemli öğedir. Türkmen bu üçünü birbirinden ayrı tutmaz.”

            Bazı kaynaklar Türkmen aşiretlerinin göçebe yaşam sürmelerini anarşi olarak yorumlamakta iseler de bu çok yanlış bir kanıdır. Osmanlı Kanunnamelerinde de görüleceği üzere hangi Türkmen aşiretinin hangi yaylaya göç edeceği, kışın nereyi kışlak edineceği kayıt altına alınmıştır.

            Türkmen aşiretlerinin büyük göçleri ise devlet öncülüğünde ve asker kontrolünde olmuştur tarih boyunca. Ebülgazi Bahadır Han’ın “Şecere-i Terâkime”, yani “Türkmenlerin Şeceresi” adlı eserinde: “Oğuz ili, köçip, çeküb, yürümedük yol bar mu? / Üyün (evin) tutup, olturmaduk yurt bar mu?” sözü de Türkmenlerin hayat felsefelerini özetler mahiyettedir.

            Aslında yerleşik hayata geçildikten sonra da Türkmenlerin hayat felsefeleri değişmemiştir. Ayrıca modern çağ, insanların göçebelik duygularını kaşımakta, insanoğlu huzur bulmak için günümüzde dahi yayla özlemini içinde hep yaşatmaktadır.

            Türkmenler “yatuk” kişileri kınarlar ve onlara tembel gözü ile bakarlardı. Kaşgarlı Mahmud’a göre: “Oğuzların bir bölümü vardır ki, şehirden dışarı çıkmazlar ve savaş yapmazlar. Onun için, bunlara “yatuk” denir. Bu söz tembeller ve bir tarafa atılmışlar demektir.”

            Osmanlı iktisadi sistemi içinde bir konar göçer hanesinin yerleşik hayata geçmesi “yörüklükten feragat” etme, ya da “Türkmenlikten çıkma” olarak ifade edilmekteydi.

            Binlerce yıllık kültür birikimi ile XVI. yüzyılda Çukurova’yı kışlak olarak seçen, yaz aylarında ise Binboğa dağları ve Uzunyayla’ya kadar uzanan Ceridoğulları bu bölgede nam salmış, ad almıştı. Ceridoğullarının yanısıra Kozanoğulları, Avşarlar, Tecirliler, Sırkıntılar, Bozdoğanlar, Gençoğlanoğulları, Güveloğulları ve Fersahlar da Çukurova’ya yerleşen Türkmen aşiretleri idi. Cebelibereket dağlarında ise; Ulaşlılar ve Fettahoğulları yaşamakta idi. Amik ovasını ise Reyhanlı aşireti yurt edinmişti. Bu Türkmen aşiretlerinin yanısıra Halep sınırları içerisinde bulunan Kündağı’nda ise Okçu İzzettinli, Amiki ve Şeyhanlı aşireti ile İslahiye’nin Dumdum ovasında oturan Delikanlı, Celikanlı ve Köseağalar yaşamakta olup bunların bazısı Türkmen, bazısı ise Kürt aşireti idi.

            Tüm yazılı kaynakların ortak görüşü bu Kürt ve Türkmen aşiretlerinin birbirleri ile çok iyi geçindiği, birbirinden kız alıp vererek akraba olduğu yönündedir.

            Başta da belirtildiği üzere hangi aşiretin nereyi kışlak edineceği, hangi yaylayı yaylak edineceği kayıt altındadır. Buna göre Avşarlar, Ceridler ve Tecirler Çukurova’da Ceyhan nehri ile Osmaniye arasındaki topraklarda otururlardı. Geçim kaynakları tüm aşiretlerde olduğu gibi hayvancılıktı. Yaz aylarında Uzunyayla, Sivas, Elbistan, Göksun, Pınarbaşı ve Binboğa, Berid, Nurhak dağlarına göç ederlerdi.

            Türkmen aşiretlerinin yaylaya çıkması yasaklanınca yazın sıcağını Çukurova’da sivri sinekler içerisinde geçiren Dadaloğlu şu türküyü söylemekten kendini alamaz:

 

            Göründü de Hemite’nin kalesi

            Hiç gitmiyor aşiretin belası

            Yıkılıp Yarsuvat viran kalası

            Bu yıllık da burda kalsın elimiz

 

            Eser garbisi de adamı yakar

            İçilmez suları yosunlu kokar

            Yatılmaz gecesi mucuğu çokar

            Sehillemiş açılmıyor gülümüz

 

            Gün burnuna İmeli’den inerdik

            Sallanır da Saçaklı’ya konardık

            Şöhret için yiğit ata binerdik

            Çakmaklı tüfekti bizim zorumuz

 

            Devemiz gelirdi tülülü, bazlı

            Tülünün sesi de bülbül avazlı

            Aşığımız vardı kucağı sazlı

            Bahşişina cömert idi elimiz

 

            Melik Ejder evliyalar yatağı

            Ahır Dağı yaylamızın eteği

            Bayazıtlı elimizin tutağı

            Cihan Köprüsü’nden bağlı yolumuz

 

            Arabistan atlarına binerdik

            Al kabutu al kendire atardık

            Her birimiz bir orduya yeterdik

            Alışkan tüfekti bizim zorumuz

           

            Kavrık’a varınca semah dönerdik

            Genişleyip Suçatı’na konardık

            Ha deyince bin gök atlı binerdik

            Mertlik köprüsünden geçer yolumuz

 

            Karadik’ten öte Harnı’nın düzü

            Oturmuş beyler de ediyor sözü

            Fettahlı Beyleri (yok) kim’edek nazı

            Enden enden kırık bizim kolumuz

 

            Der Dadalı’m der de bu sitem yeter

            Yaylaya çıkınca gukkular öter

            Kız, gelin kalmadı hep hasta yatar

            Döğüşerek ölemedik birimiz

 

            Bu şiirin bir benzeri Türkoğlu (Arablı) Köyünde derlenmiş olup şu şekildedir:

 

            Beyimiz de Topak Daş’a konardı

            Kapıdın da dal kendire atardı

            Her birimiz bir orduya yeterdi

            Döğüşerek ölemedi birimiz

 

            Devemiz gelirdi tülülü bozlu

            Çanımız öterdi bülbül avazlı

            Aşıklar gelirdi gucağı sazlı

            Vergisi de cömerdidi beyimiz

 

            Melik Ejder evliyalar yatağı

            Ahır Dağı şol Berid’in eteği

            Bayazıd Ba dilimizin dutağı

            Cihan köprüsünden bağlı yolumuz

 

            Yeter beyler yeter, bu sitem yeter

            Gurucov çıkmadan gosvuk öter

            Gız gelin galmamış hep hasta yatar

            Sehillemiş açılmıyor gülümüz

 

            Diyor Çapanoğlu’m nolup nolunca

            Çatlaycım dağları ıssız görünce

            Çekilip de bir söküye konunca

            Her tarafa dokunurdu şerimiz

 

            Aşiretlerin yaz aylarında Uzunyayla’ya göç etmeleri büyük topluluklar halinde yapılırdı. Reyhanlı aşiretinin göç yolu Hassa, İslahiye, Maraş ve Göksun, Cerid ve Tecirli aşiretlerinin göç yolu ise kısmen Osmaniye, Kanlıgeçit, Maraş ve kısmen de Kozan ve Andırın üzerinden yapılırdı. Cerid ve Tecirli aşiretlerinin Uzunyayla’ya göç etmelerine en büyük engel Kozan dağlarını yurt edinen Kozanoğulları idi. Göç eden Türkmen aşiretleri Kozan dağlarından geçebilmek için ya haraç vermeyi kabul edecek veya çatışmayı göze alacaktır. Göç genellikle Mart ayı sonlarına doğru başlar altı, yedi ay sonra yani Ekim ayı sonlarında kışlaklara yeniden dönülürdü.

            Yaşanılan her göç yeni olaylara gebe olur, kavgalar, nizahlar, sonu gelmeyecekmişçesine devam ederdi. Bu kavgalarda üstün gelmenin biricik yolu ise güçlü ve arkalı olmaktı. Onun içindir ki aşiretler birbirlerinden kız alır ve akrabalık bağlarını pekiştirmek için özel bir gayret gösterirler. Ceridler, Tecirliler, Avşarlar, Farsaklar, Fettahoğulları ve Ulaşlılar yüzyıllarca birbirlerine kız alıp vermekle akraba olmuşlar ve bu akrabalıklarını bugün dahi sürdürmektedirler.

            Aşiretler arasındaki kavgalar bazı yazılı kaynaklarda belirtildiği gibi anarşi ve eşkiyalık şeklinde değil güç gösterme ve vur kaç şeklinde olurdu. Bu çatışma ve çarpışmalarda, yenik düşen aşiretlerin ev eşyaları, paraları ve namuslarına dokunulmaz, at, deve, koyun, davar sürüleri toplanarak kendi ağıllarına getirilirdi.

            Türkmen boyları sürülerin birbirine karışmaması için özel işaretli damga kullanırlardı. Bu özel işarete “en” adı verilmekteydi.

            Aşiretler arasında yaşanan ve zaman zaman bir katliamı andıran silahlı çatışmalar bazen çok küçük sebeplerle kıvılcım alır bazen de kız alıp vermeden çıkabilirdi. Bir aşiretin diğer bir aşiretten istediği kızı vermedikleri zaman kıza talip olan aşiretin kızı zorla kaçırmaları aşiretlerin örf ve adetlerinde normal sayılmakta idi. Bu tür durumlarda kız tarafı olan aşiret karşı tarafa düşman kesilir ve er geç bu iki aşiret arasında silahlı çatışma yaşanırdı. Halk ozanları bu tür olayları türkü yaparak günümüze dek yaşatılmasını sağlamışlardır. Ceritli aşireti ile Mursaloğulları arasında yaşanan böyle bir olay Kul Yusuf’un türküsünde şu şekilde anlatılır:

 

            “Sineği pek çok Nezib’e varmayın

            Posu vardır Şarlangana girmeyin

            Mursaloğlu kız isterse vermeyin

            Koklatmayın kimseye Gülü Cerid’in”

 

            Türkmen aşiretleri içerisinde kavgacı olarak bilinen Ceridliler’in Avşarlarla olan kavgaları da meşhurdur. Avşar ozanı Dadaloğlu bu kavgalardan birini bir türküsünde şöyle dile getiriyor:

 

            Dadaloğlu:

 

            – Gel edek kavgayı etme bahane

            Kavganın derneği olmaz şahana

            Susundan ölsende girme Cihan’a

            Örkleme atını koruma doğru.

 

            Cerit Beyi:

            Gel edek kavgayı etme bahane

            Karganın derneği nasıl olur şahana

            Malcıyım olmaz, girmesem Cihan’a

            Akan suyu takım etmek niyetim.

 

            Dadaloğlu:

             Ceritoğlu bu sözünü tutmazsan

            Benim sözlerime riayet etmezsen

            Eğer dönüp sen Kırım’a gitmezsen

            Çeviririm yönünü geriye doğru.

 

 

                Cerit Beyi:

                Altmış bin piyade doksan bin atlı

                Çakmaklı tüfenkler yalım barutlu

                Önde Bozdoğan artta Ceritli

                Çöl ovada bir harp etmek niyetim.

 

Dadaloğlu ile ilgili derlemelerin tamamında yer alan bu şiirden anlaşılan, iki Türkmen aşireti arasında sınır olan Ceyhan nehrinde sürülerini sulamak isteyen Ceridlerin engellenmesi ve Kırım diye adlandırılan Elbistan’a gönderilmek istenmesi, buna karşın da Cerid beyinin meydan okumasıdır.

Bu hikaye yüzyıllarca halk arasında söylenegelmiş ve günümüze dek ulaşmıştır. Hacettepe Üniversitesi Türk Dili Edebiyatı Bölümünde öğretim görevlisi olan Dr. Fatma Gülay Mirzaoğlu, 1994 yılında tamamlamış olduğu Yüksek Lisans Tezi’nde bu hikayeyi şu şekilde nakleder.

“Irak’ın Rakka şehrinde Cerid beyleri bulunurdu. Havaların sıcak olmasından ekinlerin, tarlaların, otların-çöplerin gurumasından göçmek zorunda kalan aşiret beyleri, buradan göçelim dediler. Fakat içlerinde yine sözü dinlenir bazı kişiler de, göçmek istemezler. Zaten beyleri de ölmüştü. Aşiret beysiz olmaz, dediler. Özü pek, sözü dinlenir yiğit delikanlı Ali Bey’i başlarına aşiret beyi seçerler. Ali Bey de, göçmek taraftarıdır. Var mı bizimle gedecek, deyince üçyüz atlı çoluğu çocuğu ile beraber elinde kirmeni, gılıcı belinde Ali Bey’in arkasına düşerler. Bir hayli günlerce yol aldıktan sonra, Çukurova’nın Ceyhan ırmağı kenarına varırlar. Atları da yorulmuştur. Yemyeşil cennet misali, söğütlü, ağaçlı bir yere konarlar. Çadırlarını kurarlar. Fakat, burası Ali Bey’in hoşuna gitmişti. Burada kalalım, buraları iskan edelim, demişlerdi. Fakat buralar sahipsiz değildi ki. Binboğa’da Dadaloğlu vardı; Kozan’da, Kozanoğlu vardı, Osmaniye’de Ala Osmanoğulları vardı, Antep ve Hatay’da da, Mürsel Beyleri vardı.

Dadaloğlu’nun gözcüleri, Dadaloğlu’na haber ilettiler. Dediler ki; Beyim, Ceyhan Irmağı kenarında bir hayli çadır gurulmuş, ne dersiniz? Dadaloğlu: Gidin sorun bakalım, neyin nesidir.. Aptal mıdır, çingen midir, onnardan bir toprak bastı parası alalım, dedi. Giderler, Dadaloğlu’nun sözünü iletirler. Fakat, Ali Bey der ki: Biz, ne aptalız, ne de çingeniz, aşiretine küsmüş gitmiş bir adamız, para derseniz beş guruş uçun bizim gursağımız çukular, paramız da yoktur, der.

Bu sefer Dadaloğlu gelir. Yine Ali Bey, Dadaloğlu’na, hoşgeldiniz, der; buyrun, der. Dadaloğlu: Hoş gelmedik, deyince sazını alır, bakalım Cerid beyi Ali Bey’e ne der, ne söyler, dinliyelim:

 

Ceridler Rakka’dan da sökün edince

Çevirmiş yönünü de Urum’a doğru

Urum’da Avşarlar öldürür sizi

Çel atın başını Gırım’a doğru.

 

Ceridoğlu da bu sözümü dutmazsan

Eğer sözlerime riayet etmezsen

Geri dönüp sen Gırım’a getmezsen

Gönderrim seni de gerine doğru.

 

Dadaloğlum der de, bura bizim yurdumuz

Alosmanoğlu da asıl gurdumuz

Zülgadiroğlu da, Gozanoğlu dördümüz

Yoksulluk göndürrüz serine doğru.

 

Dadaloğlu sözünü bitirdi. Halbuki daha önce Zulgadiroğlu, efendim Gozanoğlu, Aliosmanoğlu söz vermişlerdi. Dadaloğlu onlara haber etmişti, böyle bir çadırlı geldi buraya, bunları burdan govalayalım, diye. Onlar da demişti ki Dadaloğlu’na, sen bizim söz sahibimiz ol, söz hakkımız ol, biz seni arkadan desteklerik, demişlerdi. Dadaloğlu, Cerit Beyi Ali Bey’e böyle cevap verince, Ali Bey de adamlarına; Oğlum şu benim sazımı getirin, Dadaloğlu açıktan açığa bize meydan okudu, bizi tehdit etti, dedi ve Cerid beyi Ali Bey de, Dadaloğlu’na şöyle söyledi:

 

Dadaloğlu da bu tehdidin bana mı

Senin ile de bir harbetmek niyetim

Gör bakalım, ölüm sana, bana mı

Düz ovada da bir harbetmek niyetim.

 

Girerim gavgaya da etme mahana

Garganın dırna da geçmez şahana

Malcıyım enmezsem olmaz Ceyhan’a

Akarsuyu da takıp etmek niyetim.

 

Buyurun kavgaya da meydan burası

Cerid geldi de başınızın belası

Bir Ucu da Anavarza galesi

Gozan’dan da bir yer almak niyetim.

 

Cerid Beyi Ali Bey, Dadaloğlu’na cevabını verince, Dadaloğlu hiddetlenerek, atının başını geriye çekti ve kendi tarafına atını hızla sürdü. Belliydi ki, askerini toplayıp Cerid beylerinin üzerine hücuma kakacaktı. Tabi bunu Ali Bey de anlamıştı. Ali Bey kendi tarafına dönerek; Silah arkadaşlarım, gader arkadaşlarım, gardaşlarım, belli ki Dadaloğlu gitti, bizimle savaşa hazırlanacak. Bize karşı gelene siz nasıl cevap verirsiniz, ne dersiniz? Onnar da dediler ki; Bize garşı gelenin de cevabı kılıcımızla olur. Allah razı olsun ben de zaten sizden bunu istiyordum, dedi Ali Bey.

İki taraf Ceyhan Ovası’nda karşı karşıya geldiler. Cerit beyleri öyle bir savaştı ki, atının altından girip, üstüne çıkıyordu. Allah sizi inandırsın, bir ekin tarlasına, sanki bir döverbiçer girmiş gibi, her taraf al gızıl ganın içine boyandı. Çok geçmeden Dadaloğlu arkasına bir baktı ki, dokuzyüz atlıdan bir avuç askeri galmıştı. Askerden birkaç tanesini gönderdi Gozanoğlu’nun yanına. Dedi, askerime yardıma gelsinler. Gozanoğlu dedi ki: Vallaha benim askerim pısırık, buna karşı gelemez, dedi. Bir elçi de Alaosmanoğlu’na gönderdi. Maraş’tan Zulgadıroğlu’na gönderdi. Onnar da: Benim askerim çok yorgun, oraya gidip de savaşacak durumları yokdur, dedi. Daha sonra yenilgiye uğrayan Dadaloğlu, savaşı durdurdu, askerini çekti. Gavır Dağları’ndan Kömürler’e doğru bir avuç askeriyle Kömürler’de Mursal Beyi’ne gitti. Dağ başından engin ovalarda Mursal Beylerinin çadırlarını gördü, oraya yaklaştı. Vardı ki, onnar da kimisi ağlar, kimisi sızlar. Yaralı-pereli bir halde, Mürsel Beyine vardı. Dedi: Gardeşim, bu hal nedir? Vallahi dedi işte, Ceritler’inen savaştık, halimiz malum. Ya sizdeki ney, deyince: İşte, dedi, biz de aynı o adamlarınan savaştık, senin yanına yardım istemeye geldim. Vallahi, dedi, benim askerimin daha yarasının kemresi iy’olmadı, deyince, Dadaloğlu Mürsel Bey’ine bakalım ne dedi, ne söyledi, dinliyelim:

 

Sana derim sana da ey Mürsel Beyim

Döleğinde de dövüş oldu, dön oldu

Yiğit olan döne döne döğüştü

Arab atın da, goç yiğidin gün oldu.

 

Öğlennen de ikindinin arası

Ey’olmuyor eğri gılıç yarası

Yarsıvat’la Zencirli’nin arası

Işılak da, gölek gölek gan oldu.

 

Rüyada gördüğüm de o gara düşler

Hesaba gelmiyor de kesilen başlar

Döğüşe girmedi de puşt arkadaşlar

Çekildi de bir tarafa yad oldu.

 

Dadaloğlum der de, n’oldum döküldüm

Yarsıvat’da da, güreş dutdum yıkıldım

Dokuzyüz atlıynan da harbe dıkıldım

Yüzü burda, sekizyüzü zay oldu.

 

            Mürsel Beyinden de ümidi kesilen Dadaloğlu, geriye döner. Gavır Dağları’ndan Binboğa’ya doğru yürürken yaylaların başında, askerini şöyle bir gontrol eder, bakar ki, dokuzyüz atlıdan yaralı pereli yüz atlısı galmıştır. Dadaloğlu, yüreği kan ağlıyor, dünyası zindan olmuştu sanki. Biraz daha gittikten sonra askerler: Şurada bir yememizi yiyelim, dediler. Orada indiler, azzık çıkınlarını çezdiler, oturup yemeklerini yerlerken Dadaloğlu da şöyle bir kenara çekilmiş, sırtını bir çam ağacına dayamış, hüngür hüngür ağlıyordu. Dağlar bile dayanamaz oldu Dadaloğlu’nun ağlamasına. Askerin boğazından ekmek de aşmaz oldu. Beyim dedi birtanesi, ne ağlıyorsun, dövüştük, yenildikse yenildik, öbürleri gibi harpten, dövüşten gaçmadık ya. Nasıl ağlamayayım, dedi Dadaloğlu, ben koca Binboğa’ya ne yüzle varayım dedi. Çocuk gibi hüngür hüngür ağlıyordu. İki gözü iki çeşme, sırtını bir ağaca dayamış, kendi kendini şu sözlerle teselli etmeye çalışıyordu. Dadaloğlu şöyle söyledi, mırıldandı:

 

Elde değil de elem geldi gözümden

İki gözüm durmaz çağlar ne deyim

Sağ selamet ayrıldığım Binboğa

Sorsa bana sual dağlar ne deyim.

 

            Arkadaşları da zaten yemek yemek için toplanmışlardı. Boğazlarına durdu yedikleri yemek. Dadaloğlu’nun çevresine toplandılar. Dadaloğlu şöyle devam etti:

 

Öğle ile de ikindinin arası

Gara geldi iki yüz beş senesi

Goç yiğit Kenan’ımın da Elif anası

Varınca yollarım bağlar ne deyim, beyler ne deyim.

 

Gelin arkadaşlar da yanıma gelin

Beni diri sanman bir gılıç çalın

Sekiz yüz hanede sekiz yüz gelin

Alı çeşip gara bağlar ne deyim, beyler ne deyim

 

Depire depire de, dehle gıratım

Yarsıvat’da galdı kürküm guşatım

Babaları öldü de yavrılar yetim

Gelip de yanıma ağlar ne deyim, ağlar ne deyim.

 

Varsam Binboğa’ya da sedasız sessiz

Gezsem odaları hep ıssız ıssız

Gelinler garalı da, başları fessiz

Nerde bizim beyler derse, ne deyim, beyler ne deyim.

 

Dadaloğlum der de, yoramadım düşleri

Şehidime de dikemedim daşları

Yarsıvat’da olup biten işleri

Sorsa  bana galan sağlar ne deyim, beyler ne deyim.”

           

            Çukurova Ceridlerinden olan Türk Halkbilimcisi Dr. F. Gülay Mirzaoğlu yukarıda nakledilen ve yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi’ne aldığı öyküyü “Çukurova Bozlağı” adlı eserine de alarak bu hikayenin Çukurova’lı aşık Duran tarafından anlatıldığını kaydeder.

            Dadaloğlu’nun yaşadığı tarih gözönüne alındığında Cerid’in Rakka dönüşüne denk gelmediği, bu olayın Cerid’lerle avşarlar arasında Dadaloğlu’dan çok önce yaşandığı anlaşılacaktır. Ancak olay Dadaloğlu tarafından şiirleştirilmiş ve günümüze dek gelmesi sağlanmıştır.

            Avşar’larla Cerid’ler arasında bu tür kavgalar o kadar çoktur ki anlatmakla bitmez.

            Yine bir tarihte Kozanoğulları Avşarlarla bir olup Rakka’dan göç ederek Çukurova’ya yerleşen Cerid’leri Çukurova’dan atmak için harekete geçerler. Kararlaştırılan günde Avşarlar Ceridlere saldırır. Ancak Kozanoğlu sözünden dönerek savaşa katılmaz. Dadaloğlu bu dönekliğe kızarak şu türküyü okur:

           

Yiğit olan yiğit dönmez sözünden

Sözünün üstünde dur Kozanoğlu

Yiğit ıkrarında katı sayılır

Yiğitliğin hak’kın ver Kozanoğlu

 

Namert kulsun dünkü sözde durmazsan

Kötü kulsun ileriye varmazsan

Ben vururum, sen Cerid’e vurmazsan

Bari beş, on atlı ver Kozanoğlu

 

Cerid sardı çöl ovayı, bayırı

Dölek yüzü Zıngarlık’ın çayırı

Ho diyenin hoyuk kadar hayırı

Gel gitme yerinde dur Kozanoğlu

 

Davlumbazlar koygun vurdu havayı

Koç yiğitler Hakk’a etsin duayı

Cerid’e vermeyek Çukurova’yı

Bura kan dökecek yer Kozanoğlu

 

Dadaloğlu’m der ki, aslım nereli

Bizde ölen şehit, gazi yaralı

 

 

 

Haydin aslanlarım, haydin ileri

Seyret kavgayı da gör Kozanoğlu

 

Dadaloğlu’nun şiirlerinde adı geçen aşiretlerin hepsi de Türkmendir. Anadolu’ya yerleşen aşiretler farklı isimler almış, Türkmen, Manav, Yörük, Çepni, Tahtacı, Alevi, Kızıl-Baş adları ile anılır olmuştu. Prof. Dr. Faruk Sümer “Oğuzlar” adlı eserinde tüm bu adların ana kaynağının Oğuz olduğunu açıkça belirtmektedir.

Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde sürdürülen iskan politikaları genelde etkili olmuş ve konar-göçer yaşam tarzını sürdüren Türkmen oymaklarının ekserisi yerleşik hayata geçmişse de bazı bölgelerdeki Türkmen aşiretlerini yerleştirmek mümkün olmamıştı. Çukurova ve Gavur Dağları da bu yerlerden biri idi. Avşar’ın meşhur ozanı Dadaloğlu şiirlerinde konuyu sık sık işleyerek mecburi iskana karşı gelmiş, Türkmen boylarının mücadelesini sazı ile dillendirmişti.

 

Ilgıt ılgıt seher yeli esiyor

Gâvur Dağları’nın başı dumanlı

Gönül binmiş aşk atına, aşıyor

Bire beyler, cünunluğun zaman mı

 

Aşağıdan iskân evi gelince

Sararıp ta gül benzimiz solunca

Malım, mülküm, seyfi gözlüm kalınca

Kaypak Osmanlılar, size aman mı

 

Aşağıdan iskân evi geliyor

Bezirgânlar koç yiğide gülüyor

Kitabın dediği günler oluyor

Yoksa devir döndü, âhir zaman mı

 

Aşağıda akça çığın ötünce

Katar başı, mayaların sökünce

Şahtan ferman Türkmen ili göçünce

Daha da hey, Osmanlı’ya aman mı

 

Dadaloğlu’m sevdası var başımda

Gündüz hayalimde, gece düşümde

Alışkan tüfekle dağlar başında

Azrail’den başkasına koman mı  

 

            Osmanlı’ya sitem dolu bu şiirin ardından Türkmenlerin kahramanlıkları da başka bir şiire konu olur.

 

Bir vuruşta düşmanların ikiye

Yarın aslanlarım derdi Apalak

Serden geçin yaraları yarayla

Sarın aslanlarım derdi Apalak

 

Haleb’in Anteb’in soyun keserim

Cehd edersem Elbistan’ı basarım

Bağdat kapısına kilit asarım

Varın aslanlarım derdi Apalak

 

Hersinen mi geldin hey beyin oğlu

Zannettin Hasan’ın kolları bağlı

On beş oğlun vardı başları tuğlu

Yürün aslanlarım derdi Apalak

 

Ordu geldi karşımıza düzüldü

Alnımıza kara yazı yazıldı

Yekbıyık vuruldu ordu bozuldu

Kırın aslanlarım derdi Apalak

 

Dadaloğlu’m söylemezdin hileyi

Alişanlı beyi buldu belâyı

Vurup da düşürdü Halit Köle’yi

Vurun aslanlarım derdi Apalak

           

            Dadaloğlu bir başka şiirinde ise iskan politikası sonucu Türkmenlerin düze inmeleri ile boşalan yaylaları anlatır:

 

İp kalmadı salıncağa takacak

İt kalmadı Binboğa’ya çıkacak

İskân mıdır başımıza kakacak

Arkasından yetişiyor sağları

 

Bire Memicioğlu’m unutma bunu

Lorşun benim derdin hanıya Hunu

Unuttun mu kuzum geçen günleri

Yalman kalpak geyer idi beyleri

 

Yalanları gerçeklere kattınız

Kumaş diye çulunuzu sattınız

Avşarların aleyhine attınız

Unuttun mu gök kır atlı ağ’ları (ağaları)

 

Koca Payas bu oyunu çok gördü

Yedi dağ üstüne ordusun kurdu

Yavuz Sultan Selim korkup da verdi

Bey baban zorundan aldı tuğları

 

Ahırdağı’ndan da kara beyazın

Bir yazın ağlattı bir de bu güzün

Karbeyaz’ı alırsak Şam’acak bizim

Şam’a kadar gider ulu dağları

 

Emmim Hacı Osman böyle söyledi

Altı Türkmen beyi, Avşar yediydi

Firenk barutlu da Macar tüfekli

Ölen öldü, hesap edin sağları

 

Aşık Dadaloğlu doğruyu sever

Her zaman koyağa mazı mı yağar

Adamın aslanı Avşar’dan doğar

Yine yapar al çarpılı evleri.

           

            Dadaloğlu hem kendi döneminin hem de kendinden önce yaşanmış olayların aktarıcısıdır. Sazı ve sözü ile bey toplantılarına neşe katmış, Avşar’ın önüne düşüp kılıç çalmış, at oynatmış olan bu yiğit Türkmen Ozanı ile ilgili birçok yazılı kaynak mevcuttur. Ozanın ikinci eşi Ceridli Ağ Gelindir.

           

Oturmuş Ağ gelin taşın üstüne

Taramış zülfünü kaşın üstüne

Bir selam geldi de başım üstüne

Alırım kız seni komam ellere

 

            Ağ gelin için söylenen bu türkü konar-göçerler arasında sık söylenen ve sevilen bir türküdür. Evini barkını bırakıp diyar diyar gezen Dadaloğlu’nun annesinin de Cerid Türkmeni olduğu belirtilmektedir.

 

                    FIRKA-İ ISLÂHİYE VE GÜNEY ANADOLU’DA  İSKAN

            En eski devirlerden beri stratejik bir öneme sahip olan Güney Anadolu, Doğu Akdeniz sahili ve sahilin hinterlandını içeren geniş bir sahadır. Bu saha bugünkü adları ile; Payas, İskenderun, Antakya, Hassa, İslahiye, Osmaniye, Bahçe, Haruniye, Kadirli, Kozan, Tarsus, Karaisalı, Adana, Ceyhan, Yumurtalık, Çukurova, Amik Ovası, İslahiye Ovası, Kürt Dağı, Gâvurdağları, Orta Toroslar, Kozan Dağları, Gaziantep, Kahramanmaraş, Mersin ve hatta Kayseri’yi bile kapsamaktadır.

            Osmanlı’nın 1691’de uygulamaya koyduğu mecburi iskan politikası bir çok yerde başarıya ulaşmışken bu bölgede başarı sağlanamamıştır. Yusuf Halaçoğlu’nun belirttiğine göre 1691 yılından itibaren Ayas, Berendi ve Kınık’a yerleştirilen 120 kadar oymaktan, daha sonraları ancak 20 kadarı kalmış, özellikle Cerid aşireti bu iskana karşı durarak iskan alanından kaçıp etrafa dağılmıştır. Yakalananlar Rakka ve Kıbrıs’a sürülmüş ise de oralarda da barınamamışlardır.

            Devlet nezdinde asi konumuna düşen Türkmen boyları ekseriyetle Güney Anadolu’da bir araya gelmiştir. Güney Anadolu tarih boyunca merkezi otoritenin hakimiyet sağlayamadığı bir bölgedir. Bu yüzdendir ki Dadaloğlu “Ferman Padişahın dağlar bizimdir” diyebilmiştir. Aslında bu bölgenin asiliği sadece Osmanlı devleti zamanında değil, Hitit’lerden başlayarak Roma, Bizans, Arap ve Memluk dönemlerinde de var olagelmiştir. Türk Edebiyatında önemli bir yeri olan İnce Memed’in yaşadığı topraklar da bu dağlardır. Yine bu dağlarda bir çok Köroğlu hikayesi anlatılagelir.

            Türkler tarafından fethinden itibaren XIX. yüzyıla kadar konumunu koruyan bu bölgede Üçok ve Bozok’a mensup Avşar, Varsak, Tecirli, Cerid, Bozdoğan, Sırkıntılı, Yağbasan, Kırıntılı, Lek, Hacılar, Oruçlu, Karacalar, Ulaşlı, Karafakılı, Kapulu, Reyhanlı, Delikanlu, Şıhlar, Okçu-İzzeddünlü ve Amiki aşiretleri yaşamakta idi. Kaynaklar bu tarihlerdeki Cerid aşiretinin bölgede 1200 çadır olarak yaşadığını, 37.500 koyuna, 3.500 keçiye, 25.000 sığıra ve 1.800 deveye sahip olduğunu belirtmektedir. Bunlar 14 obaya bölünmüşlerdir. Tatarlı, Altıgöz, Bekirli, Azizli, Veysiye, İmran, Hadilli, Değirmendere, İseli, Hürü uşağı, Ceyhan Bekirlisi, Almagöllü, Yalak ve Mustafabeyli Cerid Türkmenlerinin Çukurova’da yaşadığı oba adlarıdır.

            Tanzimat döneminde aşiretlerin iskanı hususuna yeniden eğilen devlet bu kez kesin sonuca varmak niyetindeydi. Sivas, Kayseri, Maraş taraflarına yaylaya çıkan aşiretlerin asayişsizlikleri devam ettiği gibi bir de Kırım ve Kafkasya’dan gelen ve Kayseri, Adana, Maraş taraflarına yerleştirilen muhacirler ile aşiretler arasında da olaylar başlamış ve artarak devam ediyordu. Aşiretlerin sebep oldukları asayişsizliklerin önlenmesi için alınan tedbirler de pek işe yaramıyordu. Özellikle Tecirli aşireti bölgenin en tehlikeli aşireti durumuna gelmiş, uygunsuz hareketlerinden dolayı devleti sürekli meşgul etmiştir. Ahmet Cevdet Paşa’nın tespitiyle “Cerid aşireti Tecirli’ye nispetle zararsız bir halk olup Kırım muharebesinde Dersaadet’e gelüp orduya girmiş olan Kara Fatma dahi, bu aşiretinin bir oymağının Kethudası idi.” demesine rağmen 1864 yılında alınan askeri tedbirler ile Tecirlü aşiretinin yanısıra Cerid aşiretinin de yaylaya çıkmasına müsaade edilmemişti.

            Ahmet Cevdet Paşa’nın bahsetmiş olduğu Kara Fatma Cerid oymaklarından birinin kethüdası olup 300 atlı Cerid yiğidi ile 1853’de Kırım savaşına katılmış, Padişahın iltifatına mazhar olmuştur. Bu yiğit Ceridli Türk kadınının Fransız arşivlerinde yer alan bir resmi KSÜ Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Başkanı Sayın Doç. Dr. Ahmet Eyicil tarafından yayınlanmıştır. Söz konusu resmin altında Fransızca olarak “Kara Fatma veya Maraş Kahramanı Kırım Savaşı’nda savaşan, yüreğinde Tanrı tarafından dokunulan biriydi yani seçilmiş biriydi” ibaresi yer almaktadır. Sultanın iltifatlarına mazhar olan Kara Fatma Kırım savaşı sonrası tekrar obasına dönmüş ve Fırka-i Islahiyye ordusuna kolaylıklar sağlamıştır. Cevdet Paşa bu konuyla ilgili olarak da “Kara Fatma Fırka-i Islahiyye’ye geldi, kendisine ikram edildi ve iskan için yer gösterildi” demektedir.

            Kara Fatma’nın bu davranışı Cerid aşiretinin Fırka-i Islahiyye karşısında asi konumuna düşmesini önlediği gibi istedikleri yeri yurt tutmalarının da yolunu açmıştır. Bugün halen Çağlayancerit’de yaşayan ve Kara Fatma torunu olduğunu söyleyen ailelerin varlığı gözönüne alındığında Kahramanmaraş’ın ilçesi olan Çağlayancerit’in kuruluş tarihi de ortaya çıkar.

            Kara Fatma’dan etkilenen diğer Cerid beyleri de Fırka-i Islahiyye’ye karşı durmamış böylelikle bir çok canın yanmasına ve yeniden yaşanacak sürgünlere meydan vermemiştir.

            Ayrıca 1855’de Maraş’da yaşanan Ahmet Paşa ve Kerim Bey isyanına Ceridlerin katılmaması, hatta devletin yanında yer alarak silahlı kuvvetleriyle birlikte isyancılara karşı durması Cerid aşiretinin devlet nezdinde itibarını artırmıştır.

            Derviş Paşa komutasındaki Fırka-i Islahiyye 20 Mayıs 1865’de bir alay süvari, yedi tabur piyade, maiyet memurları, tertip olunan top ve mühimmat ile beş kıta beylik vapurlar vasıtasıyla istanbul’dan hareket etti.

            1865’de İstanbul’dan hareket eden bu ordunun hareket öncesinde görev ve yetkileri ve ıslahatın nasıl ve nerelerde yapılacağı tek tek belirlenmiş idi. Buna göre;

            1. Askeri kuvvetlerin sevk ve idaresi Derviş Paşa’ya ait olup mülkiyeye dair hususlar üzerine yapılacak tahkikat ve teşebbüsat Cevdet Efendi’nin yetkisine verilmişti.

            2. Zaruret olmadıkça silaha davranılmayacaktı.

            3. Amaç kargaşayı büyütmemek olduğundan aşiret reisleri ile uzlaşma yolu aranacaktı.

            4. Aşiretlerin geçmişte işledikleri suçlar araştırılmayacak geleceğe yönelik politikalar üretilecekti.

            5. Tehlike arz eden aşiret reislerine maaş bağlanıp maaş ve mevki verilerek bölgenin dışına çıkartılması sağlanacaktı.

            6. Her şeye rağmen karşı duranlara karşı kayıtsız kalınmayacaktı.

            7. Bölge itaat altına alındıktan sonra buralarda zabıta, meclis ve mahkeme gibi düzenlemeler yapılacak, dağların önemli noktalarında kaleler inşa edilerek içlerine asker yerleştirilecekti.

            8. İmkan ve zamana göre Zeytin Ermenileri de dahil olmak üzere tüm aşiretlerin bedevi yaşam tarzını bırakmaları sağlanacaktı.

            9. Halep Valisi tarafından yakalanıp İstanbul’a gönderilen ve oradan da firar eden Hacı Ömeroğlu, Deli Halil ve benzeri durumda bulunan asilerin yakalanarak İstanbul’a gönderilmesi sağlanacaktı.

            10. Bu bölgedeki halkın tahrirleri yapılarak kurâ ve redif usulünün icrası sağlanacaktı.

            11. Tapu nizamı burada da uygulamaya konulacaktı.

            12. Mümkün olursa Dersim ve Akçadağ ile Dicle’nin de ıslahı için çalışma yapılabilecekti.

            Bu görev ve yetki dağılımının yanısıra bir talimat ile de orduda bulunan muhasebecinin görev ve yetkileri belirlenmişti.

            28 Mayıs 1865’de İskenderun Limanından karaya çıkan Fırka-i Islahiye ordusu sıra ile önce Reyhanlı aşiretinin iskanını gerçekleştirmiş, Amik Ovasında Hassa Kazasını kurarak konar göçerlerin bir kısmını buraya yerleştirmiştir. Kürt dağının iskanı ve İslahiye kazasının kuruluşu, ardından Gavurdağı’nda meskun aşiretlerin iskanı ve Osmaniye’nin kuruluşu gerçekleştirilmişti. Ardından Kozan’ın iskanı da sağlanmış oldu.

            Fırka-i Islahiye harekete başladığı tarihten itibaren altı ay gibi kısa bir sürede görevini büyük oranda tamamlamış, bütün Gavur Dağları, Zeytun ve Kozan bölgelerinin ıslahatı ve güvenliği sağlanmıştı. Bu büyük bir başarıydı ve bu başarının ardında şüphesiz ordunun gücü, orduda görev alan kumandan, zabit, mülki görevliler ve askerlerin özveri ve kabiliyetlerinin önemli bir katkısı vardı.

            İskanın başarısındaki bir diğer etki de ordu mensuplarının iskan sırasında uyguladıkları yöntem ile ilgiliydi. Söz konusu bölgede devlet idaresine alışmamış aşiretler bulunduğundan atılacak her adımın dikkatlice seçilmesi gerekiyordu. Ordu yöneticilerinin tecrübesi bu adımların dikkatli atılmasına neden oldu. Konu ile ilgili somut örnekler vermek gerekirse Hassa’da keşif kuvvetlerinin ahalinin ekinlerine zarar vermesi üzerine ahalinin zararının karşılandığı Cevdet Paşa’nın Tezakir’inde açıkça belirtilmektedir. Ayrıca ordudan çekinen Kişnaz nahiyesi halkı ekinlerini harmanda bırakıp dağa çekildiğinde harmana nöbetçiler konularak ekinler muhafaza altına alınmıştı. Ahalinin askere vermiş olduğu erzak ve samanın bedeli anında halka ödenmiş, Sis’te toplu olarak Cuma namazı kılınmış ve halkın güveni kazanılmıştı. Bilinçli bir şekilde ahaliye adil ve merhametli davranılarak onların devlete alıştırılması sağlanmıştı. Asi konumundaki ağa ve beyler yakalandıklarında halk önünde küçük düşürülmemiş, hatta onlara mevki ve makam verilerek eskiye yönelik suçları af kapsamına alınmıştı. Bazı durumlarda sert tedbirler alındığı da olmuş, Çerçili nahiyesinde ele geçirilen eşkiyadan bir kaçı idam edilmişti.

            Fırka-i Islahiye ordusu vazifesini altı ay gibi kısa bir sürede tamamlayarak yüzyıllardır çözülemeyen bir iskan olayını kesin sonuca bağlamıştı. Bugün Güney Anadolu’da bulunan bir çok köy, kasaba ve şehir bu iskan neticesinde kurulmuştur. Bu eserin ana gayesi olan Cerid Türkmen aşiretinin iskanı ve Çağlayan Cerid’in kuruluşu da bu döneme rastlamaktadır.

            Yazılı kaynaklar ekseriyetle Fırka-i Islahiye hareketinin başarılı olduğunu yazmakla birlikte muhalif yazılı kaynaklar da yok değildir.

            Besim Atalay bu muhaliflerin başında yer alır Dadaloğlu kadar olmasa da.

            “Kuru iskan imha demektir” diyen Atalay şu tespitlerde bulunmaktadır: “Asırlardan beri alışılan bir hayat ve tarzı maişet birdenbire, değiştirilemez. Bunlar tedricen ıslah ve iskan edilmek lazım iken yapılmadı. Üzerlerine asker çekildi. Ordular sevk edildi. Topa tutuldu. Obalar, yaylaklar, kışlaklar yakıldı ve yıkıldı. Beyler kurşuna dizildi. Kadınlar ve çocuklar bile öldürüldü. Gelinler esir edildi. Düşman gibi kırıldı, geçirildi. (Ancak o asırda Türkistanda Moskof orduları da bunu yapıyordu) Neticede türklük ve ananesi hazale uğratıldı. Türklüğü üç büyük kıta üzerinde hakim kılan bu sevimli babayiğitlerle beraber, ocakları, hanumanları, atları, koyunları mahvolup gitti.”

            Konar-göçer hayatın son bulmasıyla Saraçlık, İpek işlemeciliği vs. gibi bir çok mesleği de yok ettiğini dile getiren Atalay, son ve düşündürücü hükmünü ise şu satırlarla veriyor:

            “Fırka-i Islahiye, Farsakları, Ceridlileri, Adana ovasına ve Cebeli Berekete, Afşarları Göksun’a ve Kayseri’ye taraflarına, Bozdoğanlı’yı Andırın havalisine, Tecirlileri Meraş ve Islahiye nevahiyesine yerleştirir. Yok öldürür, defn eder.”

            Bu iskan politikası neticesinde o zamana kada hiçbir şekilde iskanlarına muvaffak olunamamış olan ve yüzyıllardır konar göçer hayatlarını devam ettiren Türkmenlerin büyük kısmı yerleşik hayata geçerek ziraatle meşgul olmak zorunda kalmıştır. Orta Anadolu’da iskan olunan aşiretler, buraların kendi yaylakları olması nedeniyle yaşadığı zorluk az olmuşsa da Çukurova ve Amik Ovasına yerleştirilen aşiretler sıcaktan ve hastalıklardan çok ızdırap çekmişlerdir. Yaz aylarında serin yaylalara, soğuk sulara alışkın Türkmen aşiretleri sıtma ve bataklıkla mücadeleye mecbur kalmıştı. Yaylada yaş ortalaması 100’ün üzerine çıkarken bu bölgelerde insanlar 40-50 yaşlarına gelmeden ölmeye başlamış, küçük çocuklarda ölüm oranlarının hızla artması da tuz biber olmuştu. Bu nedenle iskan ve ıslah hareketinin aşiretler tarafından pek hoş karşılandığı söylenemez. Avşar’ın meşhur ozanı Dadaloğlu başta olmak üzere bir çok şair bu konuyu ele alarak o günün ruh halinin günümüze kadar gelmesinde önemli rol oynamıştır.

 

Benden selam olsun Mürseloğluna

Asi suyu dalgalanıp coştu mu

Yaman olur bahadırın güzeli

Aşiretler Binboğa’ya göçtü mü

 

Başıma düştü him taşının darklısı

Böyle mi olur güzellerin görklüsü

Sana derim sana Misis köprüsü

Kömür gözlüm üstünüzden geçti mi

 

(Aman aman)

Emri iskan geldi aşiret yasta

Gız gelin galmadı hep oldu hasta

Dadaloğlu’m hapis derler Payas’ta

Kanat takıp sur duvardan uçtu mu

 

Aşık Nuri Şahinoğlu’nun bu şiirinden ayrı olarak Dadaloğlu da konuyu şu şekilde ele alır.

 

N’olaydı da Kazanoğlu’m n’olaydı

Sen ölmeden bana ecel geleydi

Bir çıkımlık canımı da alaydı

Böyle rüsvay olmasaydık cihanda

 

Neyledik de Hakk’a büyük söyledik

Ne akılla kahpeleri dinledik

Cahil idik nettiğimiz bilmedik

Âciz çıktı bak adımız her yanda

 

Beyim gelir arkasında bin atlı

Cümlesi de sanki kuştur kanatlı

Ölürsek derdimiz olur bin katlı

Yar yetimi kalır mıydı meydanda

 

Derviş Paşa gayrı kına yakınsın

Böbür böbür dört bir yana bakınsın

Amma bizden gece gündüz sakınsın

Öç alırız ilk fırsatı bulanda

           

Dadaloğlu söyler size adını

Şimdiden yok bilsin hasım kendini

Bağlasalar, parçalarım bendimi

Yatacağım bilsem bile zindanda

 

            Dadaloğlu bir diğer şiirinde ise şöyle söyler:

 

Yine baş kaldırdı şol Çukurova

Kimi alkış eder, kimisi dua

Şahin beyliğine yetmez tülü deve

Kalmadı muradım, der Ali oğlu

 

            Bu minval üzere yazılmış deyişler bölge ozanlarınca sürekli söylenip sazla çalınmış ve bunlar günümüze kadar gelmiştir. Bu deyişlerin en vurucu olanları ise Dadaloğlu’na aittir. Dadaloğlu’nun bunca acı söylemesinin ise nedenleri vardır. Çukurova’da Cerid’le sürekli kavgalı olan Avşarlar uğradıkları yenilgiler üzerine Binboğa dağları üzerinden Uzunyayla’ya göç ederek oralarda iskan etmeye karar verir. Ne var ki aynı tarihlerde Kafkasya’dan göç eden Çerkezler de devlet eliyle bu bölgeye getirilmiş ve iskan edilmiştir. Avşarlar bu kez Çerkezlerle mücadeleye girerlerse de başarı sağlayamazlar. Bu yenilgi ile Kayseri ve civarında çok dağınık bir şekilde iskana mecbur kalırlar.

           

Devriyeler toplayarak geldiler

Kolumuzu dallarından kırdılar

Yurdumuzu Çerkezlere verdiler

Soğuk sulu Uzun Yayla nic’oldu.

 

            Kısaca iskan politikası Anadolu’nun en büyük Türkmen aşireti olan Avşar’ları param parça etmiştir. Dadaloğlu da bu acıyı yaşayan bir ozan olarak acılarını dile getirmiştir.

 

 

                                CERİD BOYLARINDA VE TÜRKMEN

                        OYMAKLARINDA ÖRF, ADET VE GELENEK

Orta Asya bozkırlarından kalkıp Anadolu’yu vatan edinen ve güneyin kuş uçmaz kervan geçmez sarp dağlarında örf adet ve geleneklerini yüzyıllarca yaşatan Cerid ve diğer Türkmen oymaklarının örf adet ve gelenekleri öz olarak Türk kültürünü yansıtmaktadır. Türklerin İslamı kabulü ile dine aykırı olan bazı gelenekler terkedilmiş ise de Oğuz Türkmen geleneği en canlı şekilde bu oymaklarca yaşatılmıştır dense yeridir. Onlar toprağa bağlanıp değişime uğramamışlar, dış etkilerden sürekli olarak kendilerini korumuşlar, törelerini tüm canlılığı ile yaşamışlar ve yaşatmışlardır. İçlerinden toprağa bağlanan ve yerleşik hayata geçenleri hor görmüşler, onlara “yatuk” adını takmışlardır.

İşte bu Türkmen boylarının örf, adet ve geleneklerini ana çizgileri ile değişik eserlerden yararlanarak özellikle de Ali Rıza Yalman (Yalgın)’ın “Cenupta Türkmen Oymakları” adlı eserinden istifade ederek derlemeye çalıştık.

Bir yılda dört mevsim anlayışının hakim olduğu Türkmenlerde mevsim adları; yaz mevsimi, yay mevsimi, güz mevsimi ve kış mevsimidir.

İlkbahara verilen isim olan yaz mevsimi de kendi içerisinde üçe ayrılır; ilk bahar, orta bahar ve son bahar. İlk bahar, 7 gündür 25 mart – 31 mart arasını kapsar. Orta bahar 30 gündür 1 nisandan 1 mayısa kadar sürer. Son bahar ise 54 gün olup 1 mayıstan 24 hazirana kadar sürer.

Yay ayları ise kendi içerisinde Ülger, Terazi, Kuyruk ve Buhur ayları diye dört kısma ayrılır. Ülger 6 gündür. 1 hazirandan 7 hazirana kadar sürer. Terazi, 31 gündür ve temmuz ayını kapsar. Kuyruk, 24 gündür. Ağustos ve eylül ayları içinde yer alır. Buhur ise 12 gündür. 12 eylülde başlar 25 eylülde sona erer.

Güz mevsimi de; ilk güz, orta güz ve son güz olmak üzere üç kısma ayrılır. İlk güz 7 gün sürer. Eylülün 23’ünden sonuna kadar devam eder. Orta güz 31 gündür, ekim ayını kapsar. Son güz ise 53 gündür. 2 kasımda başlar 24 aralıkta sona erer.

Kış mevsimi ise; kara kış, zemberi ve zemberi yamacı diye üçe ayrılır. Kara kış 8 gündür. 23 aralıkta başlar aralık sonuna dek sürer. Zemberi 31 gündür ve ocak ayını kapsar. Zemberi yamacı ise 52 gün sürer. 1 şubattan 24 marta kadar olan günleri kapsar.

Her mevsim 91 gündür ve toplam bir yıl 364 gün eder.

Türkmen boylarının kullandığı özel bir takvim daha vardır ki fala inananlar ve çiftçiler tarafından kullanılır. 1 Ocakta başlayan bu takvime göre de mevsimler yediye, beşe, üçe ve bire diye adlandırılır.

1 Ocakta başlayan yediye ayları için “Biderin sunu olacak, koyunlar kuzulayacak” denir. Başlangıcı belli olan bu mevsimin bitim tarihi kesin takvime bağlanmamıştır. Beşe mevsimi içinde durum aynıdır. Başlangıç ve bitimi belli olmayıp, “İller düşe ileşe, bakma çiftten başka işe” denir. Kullanılan bu tabirden kastedilen zamanın şubat sonu ile mart içi olduğu düşünülebilir. Beşe ayları aynı zamanda felaketler ayıdır. Üçe mevsimi içinse “üçe de keçilerin kuzulamayanı kısır kalsa daha iyidir. Üçe ayları goncagül aylarıdır” denir. Bundan maksat da nisan ve mayıs ayları olsa gerektir. Son olarak bire mevsimi vardır ki “bire biçimsiz çıkmaz” yani çift yapılır, orak biçilir denmektedir.

Türkmenlerin kendilerine has hava rapor teknikleri de vardır.

Buhur günlerinin bulutlu ve rüzgarlı olup olmadığına bakarak yılın 12 ayının nasıl geçeceğini bilirler.

Güneşin veya ayın çevresinde bir çember bulunursa buna ay ve gün ağıl çevirmiş denir. Güneş veya ayda ağıl görülürse yağmur yağacağına işarettir. Güneş ve ayın doğumunda ağıl çevirmişse yağmurun çok yağacağına, gün ortası ve gece yarısında ağıl çevirirse yağmurun orta şiddette olacağına, gün ve ay batarken ağıl çevirirse yağmurun hafif olacağına hükmolunur.

Ortalık bulutlu fakat güneşin doğacağı yerin bir parçası bulutsuz olursa buna Türkmenler “Gün altı boş” derler. Böyle bir durumda güneş doğar ve bir süre ortalığı aydınlattıktan sonra buluta girerse, o ayın bütünüyle yağmurlu geçeceğine hükmolunur. Bunun tersi kuraklığa işarettir.

Yaylalarda kuyruğun doğduğu develerin yatışından anlaşılır. Şöyle ki; yaz boyunca başlarını poyraza çevirerek yatan develer kuyruğun doğmasıyla başlarını kıbleye, arkalarını da pozraza dönerler.

Solucanlar toprağı dışa doğru iter ve başlarını deliğin ucuna getirirlerse mutlaka yağmur yağar.

Tavukların bitlenmesi, eşeğin kulaklarını sallaması yine yağmurun yağacağına işarettir.

Güz mevsiminin son ayında esen rüzgara “mihrican” denir. Mihricanda ağaçların yaprağı tepeden dökülürse o yıl, kışın şiddetli olacağına, dibinden dökülürse, hafif geçeceğine inanılır.

Buhur günlerinde, yani “Koç kuvurma” zamanında koyunlar öğle sıcağında bir ağaç altında yatarlarken birbirine fazla sokulursa o sene kışın şiddetli olacağı, tersi durumda ise hafif olacağına inanılır.

Türkmenlerde günlerin de kendilerine özgü özellikleri vardır. “Salı Teltik... Çarşamba Yırtık... Perşembe Hanım... Cuma Canım... Cumartesi Malım... Pazar ille Pazar, ille pazarbaşı kesil el azar” diye adlandırılan günlerin özellikleri ise şöyledir:

Pazar, Pazartesi, Çarşamba ve Perşembe günlerinde biçki biçmek, çamaşır yıkamak iyi sayılır. Cuma için yalnızca yolculuk iyi sayılır, Cuma günü başka işle ilgilenmek iyi sayılmaz. Perşembe günü tırnak kesenin, traş olanın dini artar, Cuma günü tırnak kesenin ve traş olanın ise malı artar.

Cumartesi gününe sebep (sebet) günü denir ve sebet günü ana rahmine düşen çocuğun kan dökücü olacağına inanılır. Cumartesi günü ekin ekmek ve yol yürümekse çok iyi sayılır.

Pazar ve Pazartesi günü çift sürmek, iş görmek hayırlıdır.

Salı ve Çarşamba günleri yeni bir işe başlanması fenadır.

Ayın son çarşambasında; iş görmenin, yeni elbise dikmenin ve yeni bir işe başlamanın uğursuzluk getireceğine inanılır. Türkmen inancına göre her ayın son çarşambası, giden ayla gelen ayın devir teslim zamanıdır.

Türkmenlerde son rakamı altı olan yıl da uğursuz  sayılmıştır.

Ayrıca;

Genç iken ölmüş bir kişiyi gömdükten sonra, onun atı süslenir, giysileri bir ağaca giydirilir ve karşısına geçilerek ağıtlar yakılır. Ölü gömüldükten sonra bir kurban kesmek adettir.

Ateşe hürmet Türkmenlerde eskiden kalma bir adet olup, ölünün mezarı başında ateş yakılır. Ateşe işeyen çocuklar dövülür, ayakkabısı ile ateşe basanlar azarlanır.

Bir evden ölü çıkınca, üç gün o evde ocak yakmak ayıptır. Ev halkının yiyeceğini komşu ve dostlar karşılar.

Adaklarda kurban kesmek adettendir. Adak kurbanı ziyaret yerlerinde kesilip yedirilir. Yemeklerin artan kısmı “Sen de ye mübarek” denilerek ziyaretin başına dökülür.

Türkmen geleneklerinde rüyaların ayrı bir önemi vardır. Korkulu bir rüya gören kişi sadaka verir veya kurban keser.

Türkmenlerde hamile bir kadının devenin altından geçmesi durumunda çocuğun kuvvetli bir pehlivan olacağı, hamile iken tavşan eti yenilirse çocuğun dudağının yarık olacağı, doğuma yakın eşeğe binen kadının çocuğunun aptal ve tembel olacağı, ata binerse çocuğun yiğit olacağı inancı hakimdir.

Çocuk oynamaya başladığında anası aya bakarsa çocuğun ay parçası gibi olacağı, kadın hamile iken bir çirkin adam, deve ve tavşan görürse çocuğun çirkin olacağı, yılan görürse çocuğun çevik, kurt görürse kahraman olacağı inancı vardır.

Doğacak kız çocuklarının bibisine (halasına), oğlanların ise dayısına çekeceği inancı olduğundan Türkmen geleneklerine göre yiğit çocuk yetiştirecek genç, evlenirken alacağı kızın kardeşine bakmalıdır. Eğer kızın kardeşi yiğit ise, gencin soyunun yiğit olacağı düşünülür.

Doğan çocuk bir zar içinde sarılı doğarsa buna “gömlekli uşak” derler ki, çocuğun öksüz kalacağına işarettir. Doğan çocuğun ağzında diş bulunursa, o çocuk babasının başını yiyecek diye bilinir.

Çocuğun diş çıkarma zamanında hedik (kaynamış buğday) kaynatılıp komşulara gönderilir. Diş çıkaran çocuk kız ise, komşulardan hediye olarak boncuk, erkek ise para gelir.

Türkmenlerde çiçek hastalığına yakalanan çocuk şifa kaynağıdır. Herkes çocuğunu alarak hasta çocuğun evine gider. Hastanın yaralarındaki irinlerden bir damla alınıp diğer çocukların kolu üzerine konur ve damlanın olduğu yer bir iğne ile dövülerek aşı yapılır. Çiçek hastalığını sağ iken çıkarmayanın mutlaka mezarda çıkaracağına inanılır.

Türkmenlerde misafire yemek sunmak adettendir. Yemek yemeyen misafire karşı kin duyulur. Misafire koyun kesmek yüksek bir ikramdır. Misafir için kesilen koyunun başı sofraya bütün olarak gelir.

Türkmen aşiretlerinde kadının yeri bambaşkadır. Erkek kadınına danışmadan bir işe veya pazarlığa başlamaz. Kadınların çalışkanlığı onlara saygınlık ve mevki kazandırır. Türkmen örf, adet ve geleneklerine göre kadının üç türü vardır. Birincisi; Zavratızort, ikincisi; Çepelimürt, Üçüncüsü ise; Hazretimülk’tür.

Zavratızort; işin nereden geldiğini, nereye gittiğini, nasıl olup bittiğini bilmeyen kadındır. Bunların hesabı, kitabı olmaz, onların sözü ile kuyuya inilmez. Bu tür kadınlar için kötü dualar edilmiş, maniler dizilmiştir:

 

“Kötü olur avradın kötüsü kötü

Çengellerde kokudur aldığın eti

Bir elden, bir ele yayılır meti

Yandım zavratızordun da elinden

Kurtar Allahım bizleri kötü dilinden.”

 

Çepelimürt ise; İş görmez çene çalar. Öteki beriki ile kavga eder. Yalancı pehlivan gibi adam aldatır. Bu tür kadınların evi pislikten geçilmez. Bunlar ev batıran kadınlardır. Şu mısralar da çepelimürt için söylenmiştir:

 

“Üfürür üfürür yanmaz ocağı

Kanaralar (mezbaha) gibi kokar bucağı

Tavuk bokuyla dolar  bucağı

Yandım, çepelimürtün elinden

Allahım kurtar beni onun dilinden.”

 

Aşk şiirlerinin ölmez şairi Karacaoğlan sazı ve sözü ile dile getirdiği aşkların ve güzelliklerin yanısıra kadının kötüsü için de şu mısraları terennüm etmiştir:

 

Kötü avratlara etmen emeği

Midem çekmez pişirdiği yemeği

Kazandan çıktı bir kıl eneği

Alman kötü avradı huri de olsa

 

Kötü avrat dersen cığıştan düşmez

Üfürür üfürür mancası pişmez

Bir at üste versen kimse değişmez

Alman kötü avradı huri de olsa

 

Kaşın yıkmış da yüzün şişirir

Samranı samranı mazca pişirir

Döşeyi yaz deyince çulu devşirir

Alman kötü avradı huri de olsa

 

Karacaoğlan der mevlam yaratır

Çocuğunu varır ele beletir

Kabını yumaz da ite yalatır

Alman kötü avradı huri de olsa.

 

Hazretimülk ise baştacıdır. Bu tür kadınlar işini, idaresini bilen, evin erkeğine uşağına yardım eden, misafire iyi bakan kadındır. Bunlar obanın şenliğidir. Onların girdiği yere saygı girer.

 

“Kıyna kıyna yıkıyor yükü

Bulunmaz dünyada biricik kökü

Hep böyle mi? Hatının kökü

Birin de bana ver Hazretimülkün.”

 

Bu tür kadınlara dualar edilmiştir: “Böyle hatunlara can kurban olsun; bunların ahiretleri ışık dolsun, bunlar bolluktan darlığa girmesin, günün akını görsün, düşmanın kara yüzlüsünü görmesin, bin yaşasın....” diye...

Türkmenlerin ve dolayısı ile Cerid insanının kendine özgü başka özellikleri de vardır. Kahramanmaraş’da yaşayan ve Vezirler diye bilinmekle birlikte Cerid’in Mirza koluna mensup eğitimci yazar (öğrencilerinin gözünde ayaklı kütüphane) Yaşar Alparslan, “Cerid’in okumamışının başa bela” olduğunu söyleyerek “Ben Ceridli deyince babamı bilirim” diyerek Cerid insanının kendine özgü özelliğini babasının şahsında şu şekilde dile getirmektedir: “Babam, aslına dönmüş, tipik bir Ceridli idi. Kardeşlerinde de benzer huylar vardı. Fakat o her bakımdan Ceridli idi. Babası hoca idi. Fakat Cumhuriyete giripte sisteme küskünlük doğunca onu okutmamış, okutamamıştı. O da orjinine dönmüştü.

            Babası müderristi. İttihatçı olmamıştı. İttihatçı baskısına karşı, silahıyla dolaşır, silahıyla yatardı.

            Babamın en büyük özelliği kendine güven duygusuydu. Hakperestti.. Sözünü esirgemezdi. Sanki en büyük zevki dürüst yaşamaktı. Dürüstlük savaşı vermekti. Dürüstse, o insanla iner kalkar, dürüst değilse alakayı keserdi. Bu kim olursa olsun, bedeli ne olursa olsun bunu böyle yapardı.

            Sanki değiştirmek için yaratılmıştı. Yanlışı eliyle diliyle tashih için görevlendirilmişti. Ona ters düşmek belaya çatmaktı.

            Hep dinlediğimiz, geçmişte ailesinin kadınları dahil böyleydi. Gördüklerimiz de vardı.

            Yapısı ilme ve askerliğe aynı derecede yatkındı. Döğüşkeldi. İyi bir güreşçi idi. Askerlik düşkünü idi. Davulun sesi dan desin hemen güreşe soyunur gibi el çırpmaya başlardı. Ortalıkta biri varsa güreşe davet ederdi. Allah yolunda harp var desen önce kendi yazılırdı. Döğüşün harbin onun psikolojisini tahribi, sarsması mümkün değildi.

            Fakat aynı derecede hassastı. Merhametli idi. İşi gücü yok mahallenin fukarasını takip eder, günahına ağlardı.

            Sözünü esirgemezdi, haksızlık karşısında susmazdı. Gördüğü yanlışı söylerdi. Diliyle söylerdi, eliyle söylerdi. Söylemeye ne kadar yatkınsa, vurmaya da o kadar yatkındı.

            Yani:

            1-Dövüşkeldi. Baş çekmeyi severdi. Boyunduruk altına girmezdi.

            2-İlme yatkındı. Okumadığı için ilim sahibi değildi. Fakat çok zeki idi. Bütün hayatını gün gün, kiminle yaşadıysa onun adını sayacak kadar bütün teferruatıyla bilirdi.

            3-İçi dışı birdi. Gizlemezdi, gizleyemezdi. Puştluk yapmaz, planlayamazdı. Düşünürken konuşurdu. Kazık atmaz, atanı da affetmez, bir punduna getirir hesabını sorardı.

            4-Soyunu överdi. Temiz derdi. Pisi, dönmesi yok derdi.

            5-Tükenmez bir enerjiye sahipti. Boş durmazdı. Oturmak, durmak onun karakterinde yoktu. Hareketsiz bırakılsa çatlar ölürdü.

            6-Hayatına disiplin sokmuş insandı. İrade insanıydı.

            7-Fıtraten hakperestti. Bunu da zikir ve ibadetle beslerdi. Sonsuz derecede Allahına bağlıydı. Bundan cesaret ve zevk alırdı.

            8-Cerid aşiretindendi. Irkı Toprakkale tarafındaydı.

            9-Bir tarafı eşkıya idi. Veya eşkıyalığa yatkındı. Bazan üç gün kaybolurdu. Sorardık. Dağları gezdim derdi.

            10-Tabiatı severdi. Hür olma, hür yaşama karakterini böyle beslerdi.

            11-Pehlivandı. Güreşirdi. Güreş için can atardı. Duyduğumuza göre ailesini ilk kuran hoca da güreşirdi. Güreş sülalesinin en temel karakter sporuydu.

            12- Yiğitti. Yorulma bilmezdi. Amcam dedem için doksan yaşındayken bile beş grat ağırlık yükü hayvana yüklerdi derdi.”

            Yaşar Alparslan’ın babası ile ilgili anlattıkları Cerid insanınıın da karakterini vermektedir. Bazı kaynaklarda yer alan kavgacılık karakteri de görüldüğü gibi asilikten değil karakter yapısından gelmektedir. 

 

                               KARA FATMA YURDU ÇAĞLAYAN CERİDİ

Osmanlı kaynakları Maraş sınırları içerisindeki Cerid oymaklarını Kuşçu Ceridi ve Çağlayan Ceridi diye ikiye ayırır. Kuşçu Ceridi Pazarcık havalisine yerleşirken  Çağlayan Ceridi’nin ise toplu bir şekilde bugün hala bir ilçe merkezi, iki belde ve sekiz köyden oluşan idari bir bölünme içerisinde varlıklarını sürdürdüklerini bilmekteyiz.

Elbistan - Pazarcık arasındaki sarp sıradağlarda yaşamlarını sürdüren Çağlayan Ceridi bu bölgeyi yüzyıllarca yaylak olarak kullanmıştır. Burası Faruk Sümer’in tespitiyle Anadolu’dan Suriye ve Irak’a giden en işlek yolun en bilinmeyen kısmıdır.

Fırka-i Islahiye’nin kararlılığı karşısında iskana mecbur olan Çağlayan Cerid’i Aksu’nun gözü olarak bilinen yaylak yerini kendisine iskan yeri olarak belirlemiştir. Anadolu-Suriye, Irak ticaret yoluna hakim olan bu bölgede geçmiş yüzyıllarda Romalılar ve Ermeniler’de yaşamıştır.

Bugün Küçükcerid köyünün bulunduğu Aksu’nun gözünde iskan olunan Çağlayan Cerid’in Deli Ahmetli oymağı bugünkü Çağlayan Cerid ilçe merkezine gelerek büyük bir kaynak suyunun başına evini kuruyor. Deli Ahmetli oymağının inşa etmiş olduğu ev halen aynı soydan gelen Topuzlar tarafından kullanılmaktadır. Bu su kaynağının başına bilahare Cerid’in Kızıllı ve Tabanlı oymakları da gelip yerleşiyor. Buraya inşa edilen ve Kezban Hatun adlı bir Cerid hatunu tarafından yaptırılan Ulu Cami Cuma namazı kılınabilen, fermanı olan bir camidir. Kahramanmaraş Müftülük kaynaklarına göre o dönemde şehir dışında Cuma namazı kılınabilmesi için fermanı olan üç camiden biri Kezban Hatun Camiidir.

Çağlayan Cerid’de bugün Deli Ahmetli, Kızıllı ve Tabanlu adlı Cerid oymaklarının yanısıra buraya sonradan gelip yerleşen ve “Aralık Evi” diye adlandırılan bir başka gurup daha vardır ki bunlar Cerid boyundan değildir. Çoğunluğu meslek sahibi olan Aralık evi mensupları değişik zamanlarda mesleklerini icra etmek için geldikleri Çağlayan Cerid’de kalmış, oradan evlenip ev bark edinmiş kişilerdir.

Yerleştikleri bölgelerde farklı isimlerle anılan Cerid Türkmenlerinden Çağlayan Cerid’in Deli Ahmetli, Kızıllı ve Tabanlu oymakları da zamanla kendi içerisinde farklı obalara ayrılmıştır. Bugün Çağlayan Cerid’inde Deli Ahmetli, Kızıllı ve Tabanlu yerine kullanılan ve onlardan çoğalan aile isimleri şöyledir: Topuzlar, Gözüböyükler, Camızlar, Gaziler, Delalılar, Havalar, Gara Bekirler, Abacılar, Pürçükler, Acaroğlanlar, Karaömerler, Küpeliler, Kelaliler, Honular, Çobanlar, Gözeler, Kırhacılar, Katırancılar, Babuçcular, Güssümler, Cırıklar, Mucuklar, Çakallar, Bozaliler, İbikler, Hıtlar, Teslimeler, Velalar, Fakılar, Goca İbişler, Nalbantlar, Hıltolar, Garipler, Misirler, Böklüler, Cohlomarlar vs.

Çağlayancerit 1986 tarihine kadar köy olarak kalmış, bu tarihte belediye teşkilatı kurulmuş ve 1987 tarihinde de ilçe statüsüne kavuşmuştur. İlçe statüsüne kavuşmada dönemin iktidar partisi ANAP’ın ve ilk dönem belediye Başkanı Hasan Kekil’in gayretleri vardır.

Okuma yazma oranının çok düşük olduğu Çağlayan Cerid’de yeni kuşak okuyarak gelmektedir. İlçenin kuruluşunda lise mezunu bulamayan Ceridli bugün kendi içerisinde doktor, veteriner, hukukçu, ilahiyatçı, siyaset bilim uzmanı ve tarihçi çıkartabilmektedir. 2003 yılı Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü mezunu Ahmet Sakallı’nın “Cerid Aşireti ve Çağlayan Cerid İlçesi” adlı okul bitirme tezi Çağlayan Cerid ilçesi ile ilgili son bilgileri bize vermektedir.

En son yapılan (22 Ekim 2000) nüfus sayımına göre ilçede 15.154 erkek, 14.426 kadın olmak üzere toplam 29.580 kişi yaşamaktadır. Bu nüfusun 12.642’si ilçe merkezinde, 16.938’i ise bağlı belde ve köylerde yaşamaktadır.

Sakallı, Çağlayan Cerid ile ilgili tezinde Çağlayancerit ilçesinin sosyal yapısını şu cümlelerle anlatmaktadır:

“Çağlayan Cerid’de halk haneleri genelde kalabalık bir nüfus yapısına sahiptir. Bu durum nedeniyle ve geçim kaynaklarının yetersizliği sonucu mevsimlik göç yaygındır. İlçe genelinde sağlam ve sevgiye, saygıya dayalı bir aile yapısı göze çarpar. Aile fertleri birbirinden kopuk olmayıp yardımlaşma içindedirler. Ailede genel anlamda işleri planlayıp, iş düzeni sağlayan ailenin en büyüğüdür. Bu genelde büyükbabadır. Geçim sıkıntısının had safhada olduğu Çağlayan Cerit’te halkın büyük kısmı Mayıs-Aralık ayları arasında Adana, Diyarbakır, Gaziantep ve Kahramanmaraş’ta tarım işçisi olarak çalışmaktadır. Kıbrıs ve yurtdışına işçi olarak çalışmaya gidenlerin sayısı artmaktadır. Yurtdışında çalışan işçilerin bölgeye epeyce katkıları olmaktadır.

Çukurova Ceritli için bir ekmek kapısıdır. Bunu böyle bilen Aşık Ali Çukurova’nın üstüne türküler söylemiş  

 

Dua ediyorum Çukurova’ya

Bu sene de mahsulleri bol olsun

Gece gündüz yalvarırım mevlaya

Çukurova mahsullerin bol olsun

 

Gavurdağlarını aşar giderim

Türküsün söyleyip coşar giderim

Pamuğun çapalar tımar ederim

Çukurova mahsullerin bol olsun

 

Mersinimiz Toroslara bitişir

Yaylasında kumru bülbül ötüşür

Pamukların hası sende yetişir

Çukurova mahsullerin bol olsun

 

İşçilerin akıtır alın terleri

Büyük sanayisi tüm işyerleri

Pırıl pırıl aydınlansın köyleri

Çukurova mahsullerin bol olsun

 

Aşık Alim uzak değil yakın ha!

Nazar etmesinler boncuk takın da

Pamuğuna kurt düşmesin sakın ha!

Çukurova mahsullerin bol olsun

 -----------------------------------------------------------------------------            

İlçe halkı gelenekleri ve yaşam tarzıyla Türk aile yapısını ve geleneklerini yansıtmaktadır. Her türlü yolla insafsızca darbe alan “aile” kurumu toplumun temel taşıdır. Çağlayancerit’te de aile yapısı hasar görmekle beraber her şeye rağmen Türk milletine mahsus özellikler ve güzellikler korunmaktadır. Çağlayancerit ilçe olduktan sonra, basın-yayın ve diğer iletişim vasıtalarıyla çağdaş yaşam tarzı ve dünya görüşü yaygınlaşmaktadır. Cerit halkı her türlü yeniliğe açık olup kültürel yaşamını canlı tutmaya çalışmaktadır.

Çağlayancerit, Anadolu’nun boynu bükük ve bakımsız kalmış onca yerleşim yerlerinden biridir. Cerit halkı kendi gayret ve çabalarıyla, hızla gelişen çağı takip etmeye çalışmaktadır. Aşık Ali Yine Çağlayancerit’i en güzel biçimde anlatıyor.

 

Hiç olmasın kederleri gamları

Çamur duvar ahşap yapı damları

Yuka naylon penceresi, camları

Gayet çoktur fukarası Cerid’in

 

Fakir halkı giyinemez kundura

Aşıkları çalar bağlama cura

Yıl olur üç metre kar yağar bura

Kışın kapanıyor yolu Cerid’in

 

Genci yaşlısı gezer hep gurbet eli

Köylüm fakir okumaktır emeli

Aşık Alim Daha ne söylemeli

Kahramanmaraşdır ili ceridin

 

Çağlayancerit halkı ilçenin gelişmesi ve kalkınmasının yolunun eğitim-öğretimden geçtiğini anlayan Aşık Ali  son dönemlerde büyük özverilerle çocuklarını okutmak için mücadele etmektedir. İşte o şirler

 

Köyüm seni met etmektir dileğim

Bol olsun ekinin harmanın cerit

Ömür boyu güçlü olsun bileğin

Var olsun kolunda dermanın cerit

 

Gece gündüz çalış işlesin demir

Dilerim Allahtan bol olsun ömür

Sen bir başkasından almazsın emir

Elinde bulunsun fermanın cerit

 

Bülbül’ün bilirdi gülün kokusun

Genç kızların halı kilim dokusun

Oğlunu kızını gönder okusun

Ancak böyle artar dermanın cerit

 

Baktım ıssız kalmış ufo’nun yurdu

Beraber yayardı koyunla kurdu

Hanım kızlar kıl çadırlar dokurdu

Elde dönüyordu kirmanın cerit

 

Aşık Ali’m ne yaptımsa olmamış

Cevher sattım müşteri’ler almamış

Hani dağlarında ağaç kalmamış

Söyle nere gitti ormanın cerit

 

                           09 Şubat 1979

 

Halen sahibini bulamamış, yılların ihmaline uğramış Kahramanmaraş’ın bu sahipsiz ilçesi de tıpkı Kahramanmaraş merkezi gibi ilgi bekliyor, derdi ile dertlenen, sorunlarına çözümler getiren idarecileri bekliyor.

Tarihi birikimini unutmadan, geleceği yakalayan yöneticilerle Cerid hakettiği mevkiye yükselecektir. Önce eğitim ve ardından ekonomik bağımsızlık yeni kuşak yöneticilerin ilkesi olmalıdır. Eğitimden yoksun bırakılan ve ekonomik bağımsızlığını elde edemeyen toplumlar çağdaş köleliğe devam etmeye mahkumdur.     

 

                                      ÇAĞLAYANCERİD’DE CERİDLER

                                                       1-TARİHÇE:

       Kahramanmaraş sınırları içindeki  Cerid oymaklarının Kuşçu Ceridi ve Çağlayan Ceridi diye ikiye ayrıldığını, Kuşçu Ceridi’nin Pazarcık havalisine, Çağlayan  Ceridi’nin ise Elbistan-Pazarcık arasındaki sarp dağlık bölgeye dağınık bir şekilde yerleştiklerini belirtmiştik.

       Önceleri Aksu çayının kaynağının bulunduğu Küçük Cerid civarına yerleşen bir kısım Çağlayan Ceridi, daha sonraları parça parça gelerek  şimdiki ilçe merkezinde bulunan Pınarbaşı’na  yerleşmişlerdir. Dolayısıyla Çağlayancerit  İlçesinin ilk yerleşim yeri Kezban Hatun Camii civarıdır.

         İlçe genelinde Hitit, Roma ve Bizans dönemine ait tarihî eserlere yer yer rastlanmaktadır. Elbistan’ın Karahöyük Köyünde ve Kahramanmaraş’ın daha başka yerlerinde bulunan mozaik örneklerinin Küçük Cerid civarında da görülmesi, bu yörenin de aynı devirleri paylaştığını gösteriyor.

         Çağlayancerit, Anadolu’dan Suriye ve Irak’a giden, hatta Mısır’a kadar uzanan en işlek askerî ve ticaret yolunun en bilinmeyen yöresinde bulunmaktadır. Ceridler’in burada  bulunmaları bir  tesadüf  eseri değildir. Hatta Akçaderbend civarında bulunan Bayat boyuna mensup başka aşiretlerin de varlığı öylesine değildir. Bozokların Gün Han kolunun Bayat  Boyuna bağlı olan Dulkadiroğulları Beyliği içerisinde yer alan Ceridliler; sadece Çağlayancerit civarında değil, ta Elbistan’dan Pazarcık’a kadar olan bütün dağlık bölgeye yayılmış  durumdadır. Adı geçen alanda Akçaderbend dahil pek çok yerlerin güvenliği Ceridlilerle sağlanmıştır.

          Besni ile Adıyaman arasındaki Şambayad’ı (Bayad Boyunun Şam -Suriye- kolu) ile  Akçaderbend ve Nurhak yaylalarındaki bir kısım aşiretlerin aynı boydan, yani Bayad boyundan olduğu görülüyor. Nurhak yaylaları Barak ve Beydili Aşiretlerinin  en önemli yaylalarındandır.

         Kısık mevkiinde görülen su kanalının yapısı Roma döneminin özelliğini yansıtmaktadır. Bilhassa Göynük civarında Ermenilerin de yaşadığı bilinmektedir.

         Prof. Dr. Faruk Sümer bölge ile ilgili izlenimlerini şu şekilde anlatır: “Nihayet şimdi Göynük adıyla anılan manası “yanık” demek olan Hadesü’l- Hamrâ’ya vardık. Zamanında Sis kıralı (Hetum)’nın babası Kostantin burayı Selçuklu  valisinin elinden alarak yakmıştı. Sonra  İslâm memleketlerine  ve tâcirlerine zarar vermek için orayı ülkesine katıp imar etmişti. Fakat 672 (1272-1273) yılında sultanımız Efendimiz Haleb askerini gönderip kılıçla fethetti; oradaki  erkekler öldürüldü, kadın ve çocuklar  tutsak alındılar. Bundan dolayı Göynük şimdi haraptır. Bu yüzden burada görülebilecek hiç bir şey kalmamıştır. Bununla beraber orada Hamdanî Seyfü’d-Devle’nin inşa ettiği yapıları gördük. Fakat bunlar da çevresinde felâket dalgaları tokuşan birbirinin üzerine yığılmış yıkıntılar idi.”

         Çağlayancerit ve yöresinde yaşayan halkın büyük bir çoğunluğunu  Cerid Aşireti meydana getirmektedir. Yani ilçe halkının esaslı kısmı Ceridoğulları’ndandır. Yalnız Ceridler’in bölgeye daha önce gelip yerleşmiş olan ve aynı zamanda Dulkadir  Beyliği’ni oluşturan  Ağaçeri Türkmenleriyle de kaynaştığı bilinmektedir.

          XVI. yüzyılda idarî bakımdan; Göynük, Maraş’a bağlı nahiyelerden biri ve aynı zamanda nahiye merkezi idi.

          Ali Onaran’ın muhtarlığı döneminde olduğu gibi, Bertiz köyleriyle sınır anlaşmazlığı bulunuyordu. Bu anlaşmazlıkları çevrede etkinliği olan Besni Beyleri çözmüştür. Elbistan’la sıkı bir bağlantısı olan Besni’nin  ve Besni Beylerinin bu civarda aşırı bir sevgi ve saygı gördüğü yakılan türkülerden de anlaşılmaktadır.

 

                  Şahinin daşına duman mı durdu

                   Postalın içine kan mı doldu

                   Derde derman derler kartalın yağı

                   Üstüne düştüm Besni Bey’i

                   Kurtarır mı kurtarmaz mı?

 

          Bir ara Heleteli’ler, Sakallılar’dan Pano Ahmet adında bir Ceridli’yi öldürüyor. İş büyümeden  devreye Besni beyleri giriyor ve aralarındaki niza bitiyor. Neticede aşiretler barışıyor. İşte bu sırada Besni beylerinin önünde:

 

                    Ekticeğim ağca nohut

                    Gelen yedi giden yedi

                    Muradın tamam ermeden

                    Yavrum cefanı çekticeğim kaldı…

 

          Diyerek ağıt yakan Pano Ahmet’in  acılı anasından ötürü, kan bedeli olarak  “Erinci Dağı”  Ceridler’in Sakallı kabilesine verilir. Bu olaydan dolayı Erinci dağı, Sakallı dağı adıyla da anılmaya başlanır.

          Çağlayancerit, Kurtuluş Savaşı döneminde konumu itibariyle işgale uğramayan yerlerden biridir. Ancak Çağlayancerit’in Çanakkale, Yemen, Irak gibi cephelerde  adı bilinen veya bilinmeyen nice şehitleri; çeşitli cephelerde savaşıp da geri dönen  çok az  evlâdı vardır.

          Kabileler kısmında görüleceği üzere, Çevreden gelerek ilçenin  ilk çekirdeğini oluşturan Cerit Aşiretine ait  4 oymağın adları şunlardır:

          1. Deli Ahmetli

          2. Kızıllı

          3. Tabanlu

          4. Aralık Evi

          Âşık Ali köyünü (Cerid’i) şöyle anlatıyor:

 

          Dört aşiretten müteşekkil temeli

          Köyüm fakir okumaktır emeli

          Âşık Alim daha ne söylemeli

          Susmuş konuşmuyor dili Cerid’in.

 

          Çağlayancerit, 01.06.1986’ya kadar Merkeze bağlı bir köy iken, bu tarihten itibaren Belediye teşkilâtı kurulmuş; 04.07.1987 tarihinde 3392 sayılı kanunla da ilçe statüsüne kavuşmuştur.

 

                    2-ÇAĞLAYAN CERİD CİVARINDAKİ  KÖY VE MEZRALAR:

          1563 tarihli Tahrir Defteri tetkik edildiğinde Çağlayancerit civarındaki köy ve mezraların isimlerini bulmak mümkündür. Buna göre tespit edilen köy ve mezralar:

          Nahiye-i Aladinek Der Liva-i Maraş:

          Cilt: 1; Sahife: 234; No:238 - Karye-i Kara Göl-i diğer, tabi’-i mezbûr, Cemaat-i Hamidlü kışlayub ziraat ider.

          Neferen: 58;  (10 Neferen Musa Hacılu, 2 nefer Tecirli)

          Hamidli: Sakarkaya’nın güney batısına düşen bir köydür. Pek çok evleri yıkılmıştır. 5-10 kadar ev  kalmıştır.

          Cilt: 1, Sahife: 237, No: 188 - Mezraa-i İğde ve Kalecik ve Çınarcık: Cerid’in batısında ve aynı zamanda Cerid’e yayan 2 saat ötede bir yerdir.

         Cilt: 1; Sahife: 237; No: 240 - Karye-i Yılankoz, tâbi’-i mezbûr, Cemaat-i  Zekeryalu ve gayriyer ziraat iderler.

          Yalangoz: Ağdere’nin üstünde Küçük Cerid’in güneyinde bir yerdir. Eski bir yerleşim yeri olan burada az bir ev kalmıştır.

         Cilt: 1; Sahife: 238; No: 190 - Mezraa-i Arab, tâbi’-i mezbûr, Cemaat-i Karamanlu ziraat ider.

         Mezraa-i Arab: Küçük Cerid yolayrımında bulunan ve Arabın Bahçesi diye bilinen bir yerdir.

          Nahiye-i Göynük Der Liva-i Maraş:

          Cilt: 1; Sahife: 234; No: 200 - Mezraa-i Kaldırım, nezd-i mezbûr, tabi-i mezbûr, Cemaat-i Tecirlü ziraat ider.

          Kaldırım: Helete (Düzbağ)’nin batısında ve aynı zamanda Küçük Cerid’e yakın bir yerdedir. Burada şu anda ev falan yoktur, ama  pâ yeri denilen haraba bir yerdir. Eski bir yerleşim yeri olduğu her halinden bellidir. Burası için daha önceleri Höyük adı da kullanılırdı.

          Cilt: 1; Sahife: 247; No: 202 - Mezraa-i Çatal Depe, der nezd-i mezbûr, tâbi’-i mezbûr, Cemaat-i İshaklu ve gayriler ziraat iderler.

          Çatal Tepe:  (Helete)’nin doğusunda, Savran adlı köyün güneyinde bir yerleşim yeridir. Ondan beride Hacılar diye bir yer vardır.

          Cilt: 1; Sahife: 243, No: 203 - Mezraa-i Fındıklu, der nezd-i karye-i,tâbi’-i mezbûr.

          Fındıklı: Ballık civarında  eski bir yerleşim yeridir.

          Cilt: 1; Sahife: 243; No: 204 - Mezraa-i Ballık, der nezd-i mezbûr, tâbi’-i mezbûr.

          Ballık: Savran’ın doğu tarafında ve aynı zamanda yakınında bir yerdir. Daha açık deyimle, Savran Deresi denen yerdedir. Burası da eski bir yerleşim yeridir. Garıncalı Pınar buranın yaylasıdır.

          Cilt: 1; Sahife: 248; No:205- Mezraa-i Kaya Pınar, der nezd-i Çatal Depe, tabi’-im., Behesni yörükleri ziraat iderler.

          Kayapınar: Savran Deresi’nin poyrazında (Kuzeyi) bulunan bir yerdir.

          Cilt: 1; Sahife 249; No: 206 - Mezraa-i Alacık Kaya, der nezd-i karye-i mezbûr, tâbi’-i mezbûr.

          Alacık Kaya: Aksu’nun gündoğu tarafındadır. Hemen yakınında Alacık diye bilinen bir yer vardır.

                                                3-COĞRAFİ DURUMU

          Çağlayancerit coğrafi konum itibariyle Akdeniz bölgesine dahildir. Ancak kuzey kesimleri, Doğu Anadolu’ya has özellikler gösterir.

 

          Çevresindeki İl ve İlçeler :

          Doğusunda; Adıyaman ili Gölbaşı ilçesi,

          Batısında ; Kahramanmaraş ili merkez ilçesi,

          Güneyinde; Kahramanmaraş ili Pazarcık ilçesi,

          Kuzeyinde; Kahramanmaraş ili Nurhak ilçesi vardır.

          İlçenin merkez rakımı 1150 metredir. Kahramanmaraş’ta olduğu gibi; çevresindeki göletler ilçenin ikliminde hissedilir derecede değişiklik meydana getirmiştir.

          İlçe merkezi doğuda Erincik Dağı, kuzeyinde Engizek Dağları, güneyinde Öksüz Dağı ile çevrilidir. İlçe Engizek  Dağları ile Öksüz Dağı arasında uzanan  Ulu Dere istikametinde bir vadide kurulmuşutur. Vadinin doğu ucu Aksu Çayına dayanır.

          İlçeye bağlı Düzbağ ve bilhassa Bozlar beldeleri genelde düzlüktür.

          İlçenin yüzölçümü 642 km2 dir. İlçenin yüzölçümünün; % 16’sı tarım alanı, % 37’si orman ve fundalık, % 38’i çayır ve mera, % 9’u ise tarıma elverişli olmayan tarım dışı arazidir.

         Yüzölçümündeki  oranlara bakılırsa  ilçenin büyük bir alanı, yani % 75 gibi bir alanı hayvancılığa elverişli yerler oluyor. Aynı zamanda Ceridler’in tabiatına uygun alanlar olması dolayısıyla yaylacılık hala önemini  koruyor. Konar-göçerler için yayla bir hayat kaynağıdır. Cerid gibi aşiretlerin yaylalara tutkunluğu sebebiyle, çevre köyleriyle Büyük Cerid (Çağlayancerit) arasında çıkan yayla nizahları şâirleri bile duygulandırmıştır.

          Bir yanlış anlama ile, yaylalarının elden gittiğini sanarak, köyün muhtarını valiye şikâyet eden Âşık Ali,şiirleri ile  şikâyetini şöyle dile getirir:

 

Şikayet’im size vali’m

Muhtar yaylamızı sattı

Ne yapsın şimdi ahali

Muhtar yayla’mızı sattı

 

Öfkesinden atar tutar

Canı sıkılsa bize çatar

Korkarım bizi’de satar

Muhtar yaylamızı sattı

 

Bizim yaylamız çiçekli

Köy omuzundan emekli

Nere göçsün engizekli

Muhtar yaylamızı sattı

 

Bilmezki köyü şehiri

Köprüsüz geçer nehiri

Al deyip basmış mühür’ü

Muhtar yaylamızı sattı

 

Bize kızmış acep neden

Böyle diyor gelip giden

Nefret etmiş cerit’liden

Muhtar yaylamızı satmış

 

Aşık Alim ne yazasın

Muhtarını ve azaasın

Bunlara çektir cezasın

Hiyet yaylamızı sattı

                     

4-KABİLELER:

Çağlayancerit’e ilk yerleşen Cerid oymakları:

          1. Deli Ahmetler Oymağı

          2. Tabanlu  Oymağı

          3. Kızıllı  Oymağı

          4. Aralık Evi Oymağı’dır.

          Bu ilk yerleşen oymaklar aynı zamanda Çağlayancerid’in ilk kabilelerini oluşturmuştur. İlçenin yaşlılarından olan Göksüleymanoğullarından Veli Kutlu’nun anlattığına göre; Deliahmetlerden ilçeye ilk gelen kişi Mustafa Kahye’dir. Kızıllılar’dan ilk gelen kişi ise Ali Kahye’dir.

          Cerid, Büyük Cerid ve nihayet Çağlayancerit adını alan ilçe, ilk olarak dört ev veya dört aşiret (uruk, boy)’ten meydana gelmiştir. Bu dört ev zamanla gelişerek, yani çoğalarak her biri Büyük Cerid’in kabilelerini oluşturmuştur. Gerek ilçe olmadan önce ve gerekse ilçe olduktan sonra, az da olsa çevreden göç alan Çağlayancerit, nüfusunu da kabile sayısını da artırmıştır. Günümüzde nüfusun büyük bir çoğunluğunu oluşturan ilk dört ev veya yerli kabile olarak adlandırabileceğimiz kabileler şunlardır.

 

1. Deli Ahmetler Oymağı :

İlk gelen dört ev (kabile)’den biridir. Halen kabilenin ilçedeki mevcudu 125 hane civarındadır.

Kabilenin günümüzdeki en yaşlısı Topuzlardan Hasan Yaman’dır ve yaşı da 80 civarındadır. Kabilenin birkaç soyadı vardır, bunlar da Yaman, Yakar, Yurtal, Yel,  Kekil vs.’dir.

Deliahmedlerin ilçeye gelen ilk ferdi Mustafa Kahya’dır. İlçede inşa edilen ilk evlerden biri de Deliahmedlere ait olup bu ev halen Topuzlar tarafından kullanılmaktadır.

 

          2. Tabanlı Oymağı :

          Bu kabileden ilk gelenlerin sayısı belli değildir. Yalnız, Kızıllı’larla beraber geldikleri bilinmektedir.

          Günümüzde kabilenin en yaşlısı Boz Ali Mıstık (Dolgun)’tır. Bu zatın yaşı da 80 civarındadır. Hacı Ali Koca (Öztürk) ve hanımı Hatice de en yaşlılarından olup, yaşı 80 civarındadır.

 

          3. Kızıllı Oymağı :

Bu kabileden buraya ilk gelenler avcılar olup Ali Kahye ilk Kızıllı olarak ilçeye yerleşmiştir.

Bunlar kendilerinden önce veya sonra gelen evlerle beraber Kezban Hatun Camii civarına yerleşirler. Daha doğrusu caminin önünde şu an mevcut olan gözün başına toplanırlar.

         Kabilenin ilçedeki mevcudu 30 hane civarındadır. Kabilenin günümüzdeki en yaşlısı  Hacı Omar Boğaz’dır. Kızıllı Kabilesinden olan, aynı zamanda Çağlayancerit hakkında bizlere bilgi veren  Hacı Omar’ın yaşı 100 civarındadır. Tatar Durmuş (Tulgar) adındaki zat da bundan sonraki diğer yaşlılar arasındadır ve yaşı da 75 civarındadır. Karabıyıklar da ilçedeki bir diğer Kızıllı kabilesidir.

 

           4. Aralık Evi Oymağı :

          Bu kabile de ilk gelenlerdendir; ancak diğerlerinden farklı olarak, daha sonraki yıllarda parça parça gelenler çeşitli şekillerde bu kabileye dahil olmuşlardır. Kabilenin günümüzde ilçedeki mevcudu 100 haneyi aşkındır.

          Kabilenin en yaşlısı Fakılar’dan Ömer Açıkgöz’dür ve yaşı da 75 civarındadır. Fakı’lar ve Temizyürek’ler Aralık Evi kabilesinin birer  parçasıdır.

 

                                                    5-NÜFUS DURUMU :

          1930’lu yıllarda küçük bir köy olan Cerid Ağabeyli Bucağına bağlı iken tamamı 130 hane idi.

           Bu dönemde ilçede yaşayanları tek tek saymak mümkündü. Soyadı Kanunu ile her fert ayrı bir soyad alınca akrabalık bağları da zamanla unutuldu. Topuzlar; Yakar, Yaman, Yurtal ve Yel olurken Göksüleymanoğlu’nun altı evladı da altı ayrı soyisim alarak zamanla akraba olduklarını dahi unuttular. Soyadı Kanunu öncesinde ilçede yaşayanlardan tespit edebildiğimiz isimler şöyle:

 

Lakabı:            Adı – Soyadı:          Baba Adı:   D. Tarihi:

İsmail Efendizade         Mustafa Küçük            Ahmet 1277

Mullaahmet Efendizade  Halil Kızılseki İsmail              1290

Mullaahmet Efendizade  Hacı Osman Tükel     Ahmet 1263

Mullaahmet Efendizade   Abuzer Küçük            Ahmet            1265

Mullaahmet Efendizade    Mehmet Karasu         Abuzer           1290

Mullaahmet Efendizade    Mehmet Gücük           Ahmet           1269

Karabekiroğlu              Mehmet Doğanpınar       İbrahim        1271

Kötüyusufoğlu  Ahmet Kök                    Yusuf            1253

Karahasanoğlu Mehmet Derebent            Hasan          1279

Bozahmetoğlu              Ahmet Akdere     Halil 1285

Kelöksüzoğlu               Veli Öksüz                       Hüseyin        1280

Tıraşoğlu                      Ömer Tıraş                      Mustafa       1278

Boşnakoğlu                  Halil Bayman                   Halil 1269

Topuzsüleymanoğlu      Mehmet Yurtal     Süleyman     1290

Topuzsüleymanoğlu      Omar Yakar                    Süleyman     1303

Kelömeroğlu                Süleyman Yaman         Ömer               1280

Kelömeroğlu                Salman Yel                  Süleyman         1304

Kıryusufoğlu                Ali Yavuz                     Veli                  1256

Kıryusufoğlu                Mehmet Engizek          Salman 1298

Kelçürükoğlu               Mehmet Çağlar            Mustafa           1288

Yavsuoğlu                    Veli Öztürk                  İbiş                  1268

Mühürdaroğlu              Mehmet Öcal               Yusuf               1278

Havancavelioğlu           Ali Ünal                       Veli                  1255

Hocaoğlu                     Ali Kuzu                      Gökali              1281

Deliçaparoğlu               Mehmet Üstün Mehmet           1278

Simoğlu                       Ali Altun                      Halil                 1303

Kurtoğlu                      Hacı Mehmet Kurt       Ahmet              1294

Kekeçmıdıkoğlu           Ali Ulaş                       Mustafa           1267

Dilikoğlu                      Ali Mehmet Dilik          Halil                 1272

Tatarahmetoğlu            Kasım Tolu                  Tatar Ahmet     1257

Kelküçükoğlu              Kalender Karataş        Ömer               1259

Bilaloğlu                       Mustafa Sürmen           Ali                   1271

Demircialioğlu  Süleyman Demir           Ali                   1285

Mullahasanoğlu            Hasan Göktaş              Arif                  1305

Ümmehanioğlu Mehmet Yılönür           Ali                   1265

Delialioğlu                    Ali Çakıl                      Ali                   1266

Ozanlıoğlu                    Yusuf Uzan                  Osman             1288

Abacıoğlu                    Hasan Dokumacı         Mehmet           1304

Abdurrahmanoğlu        Mustafa Kaval Mustafa           1301

Deliismailoğlu   İsmail Dere                  İbrahim            1280

Mülazimoğlu                Veli Çetinkaya Hasan Ağa       1286

Babuççuoğlu                Mehmet Babuççu         Ali                   1290

Kahyaoğlu                   Hacı Yusuf Kekil         İbrahim            1281

Katrancıoğlu                Mehmet Boğaz Veli                  1250

Kelekoğlu                    Yusuf Kelebek Mustafa           1264

Cinlioğlu                      Veli Canlı                     Mustafa           1258

Tenbeloğlu                   Mahmut Çalışkan         İbrahim            1305

Kalfaoğlu                     Halil Güler                   Veli                  1261

Mecikoğlu                   Yusuf Meriç                 Ali                   1290

Mullahasanoğlu            Salman Çelebi              Mustafa           1294

Eripoğlu                       Mustafa Çedene          Süleyman         1293

Karaahmetoğlu Yusuf Rande                İbrahim            1293

Kütükibrahimoğlu         Yetim Ali Kütük           İbrahim            1293

Purçakoğlu                  Yusuf Haklı                  Mehmet           1298

Köseyusufoğlu Ahmet Damar              Yusuf               1276

Kötüyusufoğlu  Yusuf Koca                 Yusuf               1281

Yılancıvelioğlu  Veli İncecik                 Mustafa           1306

Dedeoğlu                     Mehmet Yurdagül        Vakkas            1303

Ahrazoğlu                    Mehmet Kayıcı            Mehmet           1290

Döşhasanoğlu              İbrahim Kızılkaya         Hasan              1268

Cırıkoğlu                      Mustafa Cırık               Yusuf               1302

Göksüleymanoğlu         İbrahim Kutlu               Mehmet           1282

Mullavelioğlu                Mehmet Yarbaş           Mullaveli          1280

Mullavelioğlu                Yusuf Onaran              Osman             1303

Alikahyaoğlu                Mustafa Dinler Yusuf               1282

Kahyaoğlu                   Ahmet Dolgun  İbrahim            1303

Duşuoğlu                     Salman Döş                 Kalender          1301

Karaahmetoğlu Yusuf Demirpınar         Musa               1299

Bağdatlıoğlu                 Mustafa Filiz                Yusuf               1288

Kellecioğlu                   Veli Kelle                    Yusuf               1301

Kelibişoğlu                   İbrahim Keklicek         Hamza             1257

Hamzaoğlu                   Mehmet Kuş                Hamza             1264

Çavuloğlu                    Hüseyin Çağır              Mehmet           1294

Edipoğlu                      Yusuf Bozdere Osman             1275

Gökalioğlu                   Vakkas Kurt                Yusuf               1306

Topluhaliloğlu   Süleyman Sağlam         Halil                 1268

Karagözoğlu                Ali Karagöz                 İbrahim            1262

Kellecioğlu                   Kasım Ateş                  Mehmet           1278

Bozalioğlu                    Süleyman Yiğit Bozali              1264

Sakallıoğlu                   Ali Sakallı                    İbrahim            1261

Dürtekoğlu                   Hasan Yeşil                 Mustafa           1290

Dürtekoğlu                   Hasan Yıldızlı               Hasan              1288

 

            1930’lu yıllarda Cerid’de yaşayan ve bizim tespit edebildiğimiz insanlar lakapları, baba adları ve doğum tarihleri ile zikredilmiştir. Doğum tarihleri Rumi takvime göre kaydedildiğinden günümüz takvimine çevirmek için (584) ilave etmek gerekir. Nüfusun nasıl hızla çoğaldığını görmek için kitabın son kısmına ilave ettiğimiz Topuzlar Ailesi’nin Soy Kütüğüne bakılmalıdır. İlçenin yıllara göre nüfus artışı şu şekildedir:

          1965 Genel Nüfus Sayımı (Merkez): Kadın: 1.705 – Erkek: 1.835, Toplam :  3.543

          1990 Genel Nüfus Sayımı: İlçe Toplamı: 26.914

          1997 Genel Nüfus Sayımı: Merkez: 12.981 – Köy: 15.390            İlçe Toplamı : 28.371

          2000 Genel Nüfus Sayımı: İlçe Toplamı: Erkek: 15.154 - Kadın: 14.426 olmak üzere   Toplam: 29.580’dir. Toplam nüfusun köylere göre dağılımı ise:

          İlçe merkezinin nüfusu: 12.642

          Belde ve köylerin nüfusu: 16.938

          İlçe merkezi, belde ve köylerin nüfusu:

          İlçe merkezi          : 12.642

          Bozlar    (Belde)   :      896

          Düzbağ  (Belde )   :  9.415

          Boylu                    :      451

          Bölükdamlar         :        46

          Emiruşağı             :        82

          Soğukpınar           :      817

          Kale                      :      711

          Küçükcerid           :   1.784

          Oruçpınar             :      706

          Zeynepuşağı        :       124

          2002 yılı itibariyle, Çağlayancerit’te genel olarak yıllık ortalama nüfus artışı %  9.44, nüfus yoğunluğu da  % 71’dir.

 

                                                      6-EĞİTİM – ÖĞRETİM:

          Hacı Ömer Boğaz, “Benim küçüklüğümde, yani 1914’lü yıllarda okul yoktu. Kel Fakı namındaki bir köy hocası çocukları okutuyordu. Benim emsallerim, benden sonrakiler hep Kel Fakı’da okuduk. İnkılâb döneminde merkezde bir okul vardı. Yalnız, bu okul yapılmadan önce mektep açılmıştı, ama Ulu Camiinin höcüresinde ders yapılıyordu” diyerek, Cumhuriyet öncesi eğitim-öğretimi hakkında kısa bir bilgi verdi.

          Hacı Ömer Boğaz’ın ifade ettiği gibi, Cumhuriyet döneminin başlangıcında  yeni bir eğitim öğretim faaliyetinin başladığını görüyoruz. Okul binası yapılıncaya kadar tedrisata cami höcüresinde devam edilmiştir. Demek ki cami höcüresi  1928’de okula çevrilmiş ve daha sonra okul binası yapıldığında yeni okula göçülmüş ve  höcüre de boşaltılmıştır.

          1928 yılında açılan bu ilk okulun ilk müdürü Kozanoğlu adında bir Maraş’lı idi. Müdürün çok güzel ud çaldığı ve musikî ile yakından ilgilendiği bilinmektedir. Bu okulun öğretmenleri ise, Ökkeş (soyadı bilinmiyor) ve İhsan Can adında yine iki Maraş’lı idi.

          Eski muhtarlardan Ali Onaran (1335=1919) Çağlayancerit’te yapılan ilk okul binaları, eğitim ve öğretim hakkında  şu bilgileri  verdi.

          “Bir gün gençlerin askerlik muayeneleri  için şubeye gitmiştim. Şube başkanı :

          “Muhtar bu gençler neden okuma yazma bilmiyorlar? Sizin köyde okul yok mu?” dedi. Ben, hayır maalesef okulumuz yok; çocukların gittikleri okul da çok uzakta, dedim. Şube başkanı beni otutturdu ve soru sormaya başladı :

          “Madem okul uzakta, gidemiyorlar; muhtar muhtar, öyleyse okulu ayaklarına getir!” dedi. O gün şube başkanının yanında çok mahçup oldum. Cerid’e gelinceye kadar okulu çocukların ayağına getirmek için çare aradım. Cerid’e vardığımda aradığım çareyi buldum. Kendi kendime tamam, dedim. O gün geceyi  zor geçirdim, sabah olur olmaz soluğu  Maraş’ta aldım. Dosdoğru Vali Bey’in yanına vardım, O’na; Sayın Valim, köye bir okul yaptırırsam hemen bir öğretmen verir misin, dedim. Vali Bey:

          “Hayırdır inşaallah muhtar, bu okul işi nereden çıktı? Daha dün görüşmüştük, okul mokul dememiştin, gece düşünde mi gördün yoksa?” dedi.

          Ben şube başkanının söylediklerini aynen anlattım, gece de bu yüzden uykusuz kaldığımı söyledim. Bunun üzerine Vali Bey:

          “Muhtar sen yeter ki yaptır; muhtar sen yeter ki inşaata başla, ayağa kaldır; inşaat sırasında öğretmenini de başka şeyler de gönderirim, haydi git kolay gelsin” dedi.

          Köye vardım, Akdere’den ileri gelen birkaç kişiyi çağırdım, kafamdakileri anlattım. Şube başkanının da, Valinin de söylediklerini bir bir söyledim. Sağolsunlar hepisi de yardım sözü verdiler. Nihayet mahalleden on onbeş kişi amele olarak çalıştı; taşını etraftan toplattım, ağacını da getittirdim. Kısa zamanda inşaatın sonuna gelmiştim, herhalde çatıya başlıyorduk, gencecik biri yanımıza kadar geldi geldi, selâm verdi. Benden muhtarı sordu, inşaat halinde olan okulun nerede olduğunu sordu. Ben de, muhtar benim, aradığın okul da burası; peki sen kimsin, dedim. Yakışıklı genç:

          “Beni buraya gönderdiler; Maraş’lıyım, adım da Mehmet Onur…”  dedi.

          Sevinmiştim, öğretmene; helâl olsun, Vali Bey sözünde durdu, seni buraya gönderdi, dedim. Hoşbeşten sonra, bir sofra hazırlattım, öğle yemeğinden sonra, Mehmet Onur öğretmen ellerini sıvadı, işe koyuldu. Ne erindi, ne üşendi, ne de işin sonuna kadar öf dedi. Çatıyı bitirdiğimizde içinin, dışının sıvası da bitmişti. Hani söz almıştım ya, Maraş’tan epey sıra da getittirdim.

          Mehmet Onur’dan sonra Sertip Çallı adında bir öğretmen daha geldi. Öğrendiğime göre Sertip Varto’dan gelmişti. Kısa bir müddet sonra Mızrap adında  Andırın’lı biri daha geldi.

          Böylece birinci okulu Akdere mahallesine yapmıştık. Öbür mahalleler  Akdere’yi kıskanmaya başlamıştı. Biriki okul yaptırmak ve maarifi genişletmek için biraz da bu kıskançlığı ben düzenlemiştim. Meselâ “Akdere mahallesine yapıldı da neden Engizek veya Ali Hocalar mahallesine okul yapılmasın!” denmeye başlandı. Hani iyi de oldu. Bundan sonra ikinci olarak Engizek mahallesine, üçüncü olarak Ali Hocalar mahallesine ve dördüncü olarak da Aksu mahallesine okul yapılmasına vesile oldum.

          Birinci okulun mevcudu 63-64 idi.

          1973 senesinde öğrenci adedi 500 vardı; öğretmen adedi de 10 idi.

          Vali Karaduman zamanında, ortaokulumuz ondan çok destek gördü. Bir halı kursu, bir Kur’an kursu ve bir de ortaokul yapılmış oldu” diyerek  geçmişi anlatan  Ali Onaran, kendi elinin emeği olan ceviz oyma işleri arasında bir de nasihatta bulundu; “Ceridliler’in  eğitim öğretimden gayrı şansları yoktur. Gençlerimiz mevcut imkânları iyi değerlendirmek durumundadırlar” dedi.

 

           2001- 2002 Eğitim- Öğretim Yılında   :

           1. İlçedeki  Okul Mevcudu :

             Lise   

Çağlayancerit  İlçesi        : 1 Adet

             Düzbağ (Helete) Beldesi : 1 Adet

             İlköğretim Okulu :

             İlçe merkezinde       : 8 Adet

             Kasaba ve köylerde : 13 Adet    

         2. İlköğretim Okullarında Eğitim Veren Okul Adedi :

             Birleştirilmiş sınıf olarak  : 11 Adet

             Müstakil sınıf olarak         : 10  Adet          

         3. Öğrenim Gören Öğrenci Miktarı :

             Ortaöğretim kurumlarında      :    357 

             İlköğretim Okullarında           : 4.257

         4. Eğitim Kurumlarındaki Öğretmen Mevcudu :

             Sınıf Öğretmeni                 : 95

             Branş Öğretmeni                : 53

             Okul Öncesi Öğretmeni     :   5

         5. Eğitim Kurumlarındaki Hizmetli Mevcudu :

             Toplam                       : 14

         6. Okuma - Yazma Oranı :

             İlçe genelinde genel okuma - yazma oranı : % 74

             06-50 yaş arasında okuma - yazma oranı    : % 84 

       

          Ali Onaran, ilk tahsil yıllarını kısaca anlattıktan sonra, ilkokul arkadaşlarından ismen hatırladıklarını tek tek sayarak şunları anlattı:

          “İlkokula 1928’de  başladım. 3 (üç) yıl okuyup mezun oldum. Ortaokul için Maraş’a geldim. Beni Maraş’ta bir yere bırakıp giden babam, her nedense tekrar geldi, beni alıp Cerid’e   götürdü. Benimle Maraş’a gidenlerden okumaya devam edenler de oldu, bırakanlar da oldu.

         İlkokul arkadaşlarım :

Hâfız Yusuf

Mucuk Yusuf

Boz Ali Mıstık

Öğretmen Nüshet Bey’in oğlu ve kızı Muazzez

Hâfız Yusuf’un bacısı Zeliha

Ömer Yakar’ın evlâtlığı Hatun

Camız’ın avradı (hanımı) Teslime

Toro Ali

İbik  Memmed (Mehmet)

Kara Mustafa’nın Güllü

Ali Yarbaşı’nın Kızı Fadıma.”

 

                                              7-GÖÇ VE GERİYE DÖNÜŞ :

          Çağlayancerit’te aile fertleri  ailelerine sıkıca bağlıdırlar. Aile fertleri birbirlerini sever, sayar ve her zaman yardımlaşma içinde bulunur. Yani açıkçası sağlam bir aile yapısı göze çarpmaktadır. Akrabalar arasındaki bağlılık da aynı  aile yapısında olduğu gibi önem arzetmektedir. Akrabalığı, sevgiye ve saygıya dayalı olan  aile yapısının bir uzantısı olarak görmek gerekiyor. Ekonomik kriz dönemlerinde, yani geçim sıkıntısının önemli boyutlara ulaştığı zamanlarda; aile içi ve akrabalar arasında  göze çarpan yardımlaşma ve dayanışma onları birbirlerine yaklaştırmakta, karşılaştıkları sıkıntılarını veya acılarını azaltmaktadır. 

          Pek çok yerde olduğu gibi Çağlayancerit’te de çeşitli sebeplerden dolayı göç olayı yaşanmaktadır. Yine yörenin özelliğine göre göç oranı artabilmektedir. Çağlayancerit’e baktığımız zaman İlçe dışına göç eden nüfusun 300 hane civarında olduğunu görüyoruz. Tahsil için ilçe dışına gidenler dışında, Çağlayancerit gibi bir yer için  böyle bir rakam  küçümsenecek cinsten değildir.

 

          Göç Edilen Yerler :

Kahramanmaraş

Gaziantep

Mersin

Dörtyol

Adana

Pazarcık

7.   Diyarbakır

8.   Yur dışı

Göç edenlerin çoğunluğu Kahramanmaraş ve Pazarcık’tadır. Bunların çoğunluğu vasıfsız işçi olduğu için, daha ziyade fabrika işçiliği, inşaat işçiliği ve tarım işçiliği yapmaktadırlar. Bilhassa tarım alanlarında mevsimlik işçi olarak çalışmaktadırlar.

          Göç hala devam etmektedir. Meselâ son bir yıl içinde 15-20 hane göç etmiştir.

 

          Göçün Gerçek Sebepleri :

          Aileler genellikle kalabalık bir nüfusa sahiptir. Nüfusa oranla geçim kaynaklarının darlığı bilhassa mevsimlik göçü zorunlu kılmıştır. Göçün gerçek sebebi, arazi darlığı ve geçim sıkıntısıdır. Kan davası veya  buna benzer düşmanlıklar yüzünden göç olayı yaşanmamıştır. İlçede adli olaylar yok denecek kadar az olup en fazla adli vaka evlenmek maksadıyla kız kaçırma olaylarıdır. Bunun arka planındaki  nedenlerse yine geçim sıkıntısıdır denilebilir.

          Bir zamanlar “aşşâ” veya “aşağı” tabir edilen Çukurova, kuzeyden güneye  kadar  bütün ilçe ve köylerin yakından  bildiği  önemli bir iş yeri  idi. Yaz boyunca pek çok insan Çukurova’ya akın ederdi.

          Yazlık için gelen 3-4 hane dışında göç edenlerden geri dönüş yapan aile yok gibidir.

        

          Yıllara Göre Göç Oranı :

          Bunu tam kestirmek zordur. Ancak ilçenin sürekli göç verdiğini görüyoruz. Bu güne kadar en fazla göçün hangi yıllarda yaşandığını sorduğumuz zaman pek çok kişiden aynı cevabı alıyoruz. Göçün en fazla olduğu yıllar, 1970-1980 yılları arasıdır.

 

          8-MESLEKLER :

          A. Ziraat :

               a. Bağcılık:

               1980’lere kadar ilçede iyi bir bağcılık vardı. Güney, Halafın Civarı, Bayırın Arası ve Guzgeçe  ilçede en fazla bağların bulunduğu yerlerdir. İlçe bağcılığından söz edebilmek için buralara bakmak yeterli idi.

          İlçedeki üzüm çeşitleri :

1.      Ezezi (Azezi)

2.      Gabarcık (Kabarcık)

3.      Marhabaşı (Mahrabaşı)

4.      Külefi (Künefi)

5.      Peygamber Üzümü: Besni üzümü büyüklüğündedir. Rengi sarıdır. Kabarcıktan daha şirin, kabuğu kalın ve biraz serttir. Besni üzümü gibi kuruluk için yetiştirilir.

          Bu havalide  arazinin ekseriyatı bağ idi. Bundan ötürü tamamen engebeli bir yapıya sahip olan ilçede bağcılık önemli bir yer teşkil ediyordu.

          Meşhur bağlardan Velâ (Onaran)’nın bağı 5-10 dönümdü. Yine meşhur bağlardan Boynueğri’nin bağı 10 dönüm civarında idi. Aslında bağların pek çoğu meşhurdu. Büyüklerin ifadesiyle “taşın yüzüne diksen bağ oluyordu”.

          Ortalama 1 dönüm bağdan 500 kg. üzüm alınırdı.

          Hacı Omar Boğaz’ın Bayırın Arası’ndaki Göğtaş’ta 10 dönümlük bağı vardı. Bu bağdan 10-15 yük üzüm çıkardı. Her yük 100 kg. geliyordu. 1,5 kantar üzüm çıkardı. O dönemin hesabına göre 1 kantar 100 batman ediyordu. 1 batman da 3,5 kg. gelirdi.

 

          b. Bahçecilik :

          Çağlayancerit’te bahçecilik pek yoktu. Bahçeler her evin önünde birer yeşillik halinde idi. Belirli sayıdaki  meyve  ağaçları ailenin kendi geçimine yetiyordu. Son dönemlerde bahçeciliğe gereken önem verildi, ticarî amaçlı  bahçeler oluşmaya  başladı. Bunlar da Değirmengözü Deresi ve Aksu Deresi civarındadır. Genelde elma yetiştirilmektedir.

 

          c. Tarla Ziraatı :

          İlçede eskiden de, günümüzde de arazinin dağlık oluşu dolayısiyle  büyük tarlalar oluşmamıştır. Günümüzde  en fazla 5-10 dönümlük tarlalar vardır. Eskiden, yani yarım asır önce yörede kızılca çavdar ve  gilgil darısı ekimi vardı. Her ikisi de yenirdi. Bu iki tahıl aynı zamanda buranın havasına uygundu. Bir de bunlar kıtlık dönemlerinin mahsulleriydi. Maraş’ın Ahır Dağı civarındaki pek çok köylerinin gittiği gibi, Ceridliler de Elbistan’a gider buğday getirirlerdi.

 

          B. El Sanatları :

          Demircilik: 1915’lerde  Demirci Veli adında bir demirci vardı. Veli, Aralık Evi kabilesine mensuptu.

          Kalaycılık: Kalaycılık işini dışarıdan gelen Ermeniler yapardı. Maraş’tan gelip dolaşan kalaycılar da vardı.   

          Köşgerlik: Nazar adında bir köşger vardı. Ceridli köşgerlerden Havıs (Hafız) Ahmet vardı. Havıs, Aralık Evi  Kabilesine mensuptu. Günümüzde son köşger esnafı olarak  Yusuf ve Mehmet Yakar kardeşler vardır. Bu iki kardeş Deli Ahmetler kabilesi Topuzlar sülalesine mensupturlar. Mehmet Yakar geçtiğimiz yıl (2002)’de vefat etmiştir. Oğulları Ahmet ve Nurettin mesleği devam ettirmektedir.

        

 Marangozluk: 1915’lerde Aralık Evi  Kabilesinden  Memiş (Göğ Halil) vardı. Mulla Mehmet, yapıcı Kara Veli Mehmet vardı. Kızıllı Kabilesinden Hacı Omar Boğaz da yapıcılık yapardı. Hacı Omar  hem yapıcı, hem de marangozdu. Su değirmeni kurar, saban, gem de yapardı.

          Değirmencilik: 1920’lerde  birkaç tane değirmen vardı. Bunların en meşhurları şunlardır:

1.      Müdür’ün değirmeni: Aksu’da

2.      Göğ Ali Memiş’in değirmeni: Urmeli’de

3.      Ahmet Ağa Veli’nin değirmeni:  Değirmen Gözü’nde

4.      Tatar  Durmuş’ların Değirmeni: Vaktinin en meşhur değirmenidir ve Değirmen Gözündedir.

Değirmenlerde buğday öğütülmezdi. Çünkü buğday olmazdı, ele geçmezdi. Dirgil (Gilgil) darı ve arpa öğütülürdü. Hatta mısır darısı bile az bulunurdu ve dolayısiyle  az öğütülürdü.

 

          9-SEVİLEN BELLİ BAŞLI İNSANLAR :

          A. Şâirler :

          Heletelioğlu Hüseyin (Çoğur Oğlunun Oğlu) kendinden  türkü söylerdi. Lâkabı Deli Hüseyin’dir. 1960’lı yıllarda ilçeden ayrıldı ve kendinden bir daha haber alınamadı.

Herkes onu severdi, türküsünü dinlerdi. Şiirleri herhangi bir yerde toplanmadı, bir bakıma tüm şiirleri  kendisiyle gitmiştir.

Aşık Ali Ataş  Mehmet Eyice Yeni kuşaktan Nureddin Yakar

         

          Hacı Ömer Boğaz:

         Babasının adı   : Katrancı Ahmet

         Annesinin adı  : Katrancı Ayşe

         Doğum tarihi   : 1322 (1906)

 

          Hacı Ömer Boğaz aynı zamanda Çağlayancerit hakkında  bize bilgi veren zattır. Kendisi hem şakacı, hem de şâir ruhlu birisidir. Aşağıdaki şiiri hoşuna gitmeyen bir kadın için söylemiştir.

                              

                    Sabahtan kalkar elini yüzünü yumaz

                    Ettiği yumağı it bile yemez

                    Dolanır fırlanır ayakkabın da bulamaz

                    İlle avradın kötüsü

 

                    Yata yata garnı şişer

                     Kalkar içeriye i…..

                     Çökeleğine kurt düşer

                     İlle avradın kötüsü

 

                    Başına almış emiri

                    Omuzuna almış demiri

                    Öküze yedirir hamırı

                    Teknesini yıkar oturur

                    İlle avradın kötüsü

 

                              Eşi yabandan gelir

                              Görsen bir şahbaz olur

                              İlk akşamdan şorba vurur

                              Altına dürter oturur

                              İlle avradın kötüsü

 

                     Uşaklar oynar âşık

                     İte yalatmış bulaşık

                     Kargaya kaptırmış gaşık

                     Havaya bakar oturur

                     İlle avradın kötüsü

 

                               Aynayı almış yüzüne

                               Sürmeler çekmiş gözüne

                               Çocuğu s…… dizine

                               İlle avradın kötüsü

 

                      Gaygısızım diye atılmaz

                      Pazarda eğer satılmaz

                      Yanına girsen yatılmaz

                      İlle avradın kötüsü

***********************************************

                                                                   Âşık Ali Ataş:

                                                               Babasının adı  : Veli

                                                              Annesinin adı  : Fatma

                                                               Doğum tarihi   : 1948

 

          İlkokulu köyünde bitiren Aşık Ali Ataş ailesinin fakir olması dolayısıyla okula devam edemez. Babasının yanında ziraatla uğraşır. Harşlıklarını biriktirerek bir saz alır ise de babası onun saz çalmasına razı olmayarak sazı kırar. Babasına küserek kahreden Aşık Ali Ataş 1964’da gurbete çıkar. İnşaatlarda amelelik, pazarlarda hamallık yapar. Gurbette kaldığı yıllar boyunca otel nedir bilmez, hanlarda yatar kalkar. Köyüne olan hasretini ve özlemini şiirleri ile  dile getirir. Askerlik sonrası özlemler kırgınlıkların önüne geçer ve köyüne döner. Halen Çağlayancerit’te televizyon ve radyo tamirciliği yaparak geçimini sağlamakta dır.

        

            Cerid aşığı bir ozan olan Aşık Ali Ataş Ceridle ilgili deyişlerini sürdürerek şunları söyler:

 

            Sahipsiz kalmışta kimsesi yoktur

            Gariptir yaşlısı toyu Cerid’in

            Arazisi dardır nüfusu çoktur

            Çağlayıp akıyor suyu Cerid’in

 

            Fakirliği destan olur dillere

            Dağılmıştır bayırlara çöllere

            Teslim olmuş akrep gibi ellere

            Tükenmez ağası beyi  Cerid’in

 

            Ehillere verilmemiş görevi

            Hep kaybeder hizmetlerde sırayı

            Bir muhtarlık yönetemez burayı

            Belediye ister köyü Cerid’in

 

            Hiç mi bitmez kederleri gamları

            Çamur duvar ahşap yapı damları

            Yuka naylon pencerede camları

            Parlamaz yıldızı ayı Cerid’in

 

            Düğünlerde güreş tutar merdimiz

            Çukurova’dan geçinir hepimiz

            Büyüklere iletilmez derdimiz

            Hısımında yoktur dayı Cerid’in

 

            Halkı fakir giyinemez kundura

            Aşıkları çalar bağlama cura

            Yıl olur üç metre kar yağar bura

            Kış günü kapanır rayı Cerid’in

 

            Dört aşiretten müteşekkil temeli

            Kurtulmaktır horlanmaktan emeli

            Aşık Ali’m daha ne söylemeli

            Susmuş konuşmuyor dili Cerid’in

*************************************************

                   

                                                     Ozan Mehmet Eyice:                           

                                                    Babasının adı  : Mustafa

                                                    Annesinin adı  : Ümmühana

                                                     Doğum tarihi   : 1959

 

            Ozan Mehmet Eyice küçük yaşta düşme sonucu gözlerini kaybedince genç bir delikanlı oluncaya dek evden yalnız başına çıkamadı.1974’de şiir yazmaya başladı. Bir yıl sonra da saz çalmayı öğrendi. 1978’de Altı Nokta Körler Rehabilitasyon Merkezine giderek 14 . dönem mezunu oldu. Kahramanmaraş Körler Okulunun da 1 no’lu öğrencisi olarak okudu. 1981 yılından bu yana çakmaklara gaz doldurarak geçimini sağlıyor. 1987’de evlendi. 1990’da bir çocukları oldu ise de 3.5 yaşında vefat etti. Toplumsal konuları  ele alarak dillendiren şair, şiirlerini “Sazım Sesim Deyişlerim” adıyla kitaplaştırmaya çalışıyor.  Şiirlerini okuduğumuzda onun dünyasını daha yakından tanımak mümkün olacak:

 

            Uyanalım Cerit halkı

            Yükseklerden uçanlar var

            Yüzümüze değil belki

            Dedikodu saçanlar var

 

            İlgililer önder olsun

            Sorunlara çözüm bulsun

            Halkımızın yüzü gülsün

            Canlarından geçenler var

 

            Boş boşuna tembel durma

            İşleri yokuşa sürme

            Tembelliğe fırsat verme

            Ektiğini biçenler var

           

            Daha iyi yaşamalı

            İleriye yol almalı

            Bizler kolayın bulmalı

            Yoktan kapı açanlar var

 

            Yapılıyor yüksek katlar

            İçimizde bütün dertler

            Su yerine meşrubatlar

            Rahatlıkla içenler var

 

            Sıkıntılar gitmez serden

            Alnımızdan akan terden

            Gelir getirmeyen yerden

            Kovulmadan göçenler var

 

            Mehmet Eyice’yim sözüm haktır

            Çalışana rızık çoktur

            Irgatlığın sonu yoktur

            Mesleğini seçenler var

 

            Ozan Mehmet Eyice’nin toplumsal konulu şiirleri sürer gider. İşte onun dilinde “fukaranın Hali”:

 

            Bir canı var o da kisip

            Fukaranın fukaranın

            Ölür ölüsü de kisip

            Fukaranın fukaranın

 

            Nerde olsa boynu buruk

            Eksilmez hiç dertleri çok

            Geleni yok gideni yok

            Fukaranın fukaranın

 

 

            Eger olsaydı malına

            Herkes gelirdi yanına

            Yazık oldu vay halına

            Fukaranın fukaranın

 

            Yokluklardan duramadı

            Yarasını saramadı

            Yeri yurdu ıssız kaldı

            Fukaranın fukaranın

 

            Fukaraya güvenmezler

            Üstelik hiç beğenmezler

            Kalkındığın istemezler

            Fukaranın fukaranın

 

            Mehmet Eyice’nin düşündüğü

            Gelir diye beklediği

            Eşitliktir istediği

            Fukaranın fukaranın

*****************************************

            Genç kuşaktan Nurettin Yakar:

           Babasının adı  : Mehmet

            Annesinin adı  : Emine

            Doğum tarihi   : 1983

 

            Deliahmetli oymağının Topuzlar kolundan köşker Mehmet Yakar’ın en küçük oğlu olan Nurettin’in yaşına oranla yazdıkları önem taşıyor. Şimdiden bir kitap hacmine ulaşan ve serbest tarza yönelen şiirlerinde  toplumsal konuları ele alan Nurettin’in şiirlerinden de birkaç örnek verelim:

           

           Ne toplu ölümler olsun

           Ne de toplu mezarlıklar

           Bırakın şu düşmanlığı

           İnsanlar kardeş olsunlar

 

            Bırakın kanlı dünyayı

            Sevgi seliyle ıslansın

            Ne renk olsun ne de sınıf

            İnsanlar dostça sarılsın

 

            Söndürmeyin ışıkları

            Bütün dünya aydınlansın

            Varsın şu güzel dünyada

            Herkesin ışığı yansın

 

            Yıkalım şu duvarları

            Engin denizler aşalım

            Bırakın artık dünyayı

            Hep beraber yaşayalım

 

            Bırakın sevdaları aşkları

            İzin verin sevmelere

            Bırakın dostluğu arkadaşlığı

            Kini yüreklerden atın

 

            Bırakın kardeşliği barışı

            İdam edin düşmanlığı bir bayram günü

            Huzuru bir sabah yeryüzüne salın

            Bırakın dünyayı insanlığa bırakın

 

            Nurettin Yakar aşık geleneğine uygun şiirler de kaleme almaktadır. İşte onlardan “Arzuhal-i Garip” şiiri:

 

 

            Çekildi ağalar beyler

            Garipler baş başa kaldı

            Dünya Süleyman’ın değil

            Benim diyen boşa kaldı

 

            Yüce dağı verdik yele

            Umudumuz gitti sele

            Yıkılmaz sanılan kale

            Bir ufacık taşa kaldı

 

            Yeşerdi gazelim diyen

            Tükendi ezelim diyen

            Nice ben güzelim diyen

            Kör göze kel başa kaldı

 

            yi vurmuş bize vuran

            Yok mu halımızı soran

            Beyler sofrasını kuran

            Kuru yavan aşa kaldı

 

            Başın eğmez yüzü açlar

            Özü yalan sözü açlar

            Karnı doymaz gözü açlar

            Kurt ağzında leşe kaldı

 

            Döndü yoldan dönmem sanan

            Söndü gitti sönmem sanan

            Ummanlardan kanmam sanan

            Bir damlacık yaşa kaldı

 

 

            Kervan yola düştü yürür

            Ardından nicesin sürür

            Yıllar ile geçen ömür

            Bir anlık bir hoşa kaldı

 

            Solar hasbahçemde gülüm

            Ensemize biner zulüm

            Bu bahar gelmeyen ölüm

            Zemheride kışa kaldı

 

            Nurettin Yakar’ın dilinden bir de “Gurbete Gidenin Türküsü”nü dinleyelim:

           

            Doğduğu yerden gidene

            Doyduğu yer barka döner

            Gurbet eli yol edene

            Akar yaşlar arka döner

 

            Bir türkü dolanır dile

            Ağlar gözler güle güle

            Bacı gardaş gurbet ele

            Kuruş gider marka döner

 

            Bu yer ezilmişler yeri

            Bir kemik kalır bir deri

            Damla damla alın teri

            Dökülerek çarka döner

 

            Yürür açlık silsilesi

            İner feleğin sillesi

            Yoksulluğun elbisesi

            Üşüyerek kürke döner

 

            Ömür harap hayat çapul

            Kimi varsıl kimi yoksul

            Kimi tanrı kimi de kul

            İnsanlık bir ırka döner

           

*************************************

         B. Şakacı, mukallit insanlar :

         Her yerde bulunabilen bu tip insanlar zamanında Çağlayancerit’te de vardı. Hatta günümüzde bile bu insanlar eksik değildir. İnsanların gülmeye de ihtiyacı olduğuna göre,      Ebuzer Goca, Topuz Hasan, Tatar Hoca, Yirioğlan (İbrahim Duman), Dıraz Duran gibi insanlar gereklidir. Onların hazır cevaplarıyla pek çok mesele çözüme kavuşur. İnsanlar içlerinde olan güzellikleri güzel bir biçimde sunmasını bilirlerse en azından tebessümü  aşılarlar. Asık bir suratla, tebessüm eden bir yüzü kıyaslayabilir miyiz?

            Topuz Hasan; (Ömer Yakar) Babası Çanakkale Savaşından geriye dönmeyen, nüfusa kaydı düşülmeyen ve muhtar buyruğu ile vefat eden ağabeyi Ömer’in kafa kağıdını kullanan Topuz Hasan (resmiyette Ömer Yakar) televizyonsuz köy gecelerinin eğlence kaynaklarından biri idi, anlattıkları ve bizzat yaşadıkları ile.

            Küçükten ayrılmıştı Cerid’den. Tutma olarak birçok ağanın hizmetinde bulunmuştu. Karın tokluğuna ücretsiz olarak Ceyhan ağalarının çiftliklerinde çalışırdı. Birgün Ceyhan Ovası’nda saban sürerken yoldan geçen abdalları görür. Islık çalarak abdalları çağırır. Kendi yemeğini onlara vererek bir oyun havası çalmalarını ister. Davul vurmaya başlayınca başlar oynamaya. Öküzler bir tarafta bekleyedursun o davul ve zurnanın ritmine kendini kaptırmış o oyundan bu oyuna derken akşamı eder. Davul zurna sesini duyan ve çevre tarlalarda çalışanlar da başına toplanmıştır. Uzaktan ağa da gürültüyü duymuş, dürbünle olanları izlemektedir. O akşam Topuz işsiz kalır. Ağa onu azarlamış “kendin işten kaytardığın gibi milleti de işinden ettin” diyerek kapı dışarı etmiştir.

            Topuz Hasan yine Ceyhan’da bir Ağa’nın tutmasıdır. Çalışkanlığı ve dürüstlüğü ile Ağa’nın gözüne girer. Ağa ona evlatlığı ile evlenmesini teklif edince korkar ve o gece oradan kaçar.

 

            Her Cerid’li gibi çalışkanlığı ve dürüstlüğü ile bilinen Topuz Hasan’ın güçlü ve iri yapılı olması onun Devlet Demiryollarında işçi olmasını da sağlamıştır. Kağıt üzerinde 2 ile 3’ü toplamayı başarabilse çavuş dahi olacakken bunu başaramayınca 35 yıl işçi olarak çalıştığı Devlet Demiryollarından 1970’de emekliye ayrılır

            1997 yılında seksenyedi yaşında iken vefat eden Topuz Hasan ister radyoda, ister düğünde bir davul sesi duysa kendiliğinden kalkar ve oynamaya başlardı.

            Maceraları anlatmakla bitmez.

         C. Ârif, evliya (veya bunlara benzeyen) insanlar :

         Yıllar önce herkesin sevip saydığı, hürmet ettiği, önünden geçmediği ve sözü para eden insanlar vardı. Daha doğrusu  her kabilenin içinde böyle hatırlı insanlar vardı. Bunlar evliya değilse bile evliya tipinde olan güzel insanlardı. Günümüz  toplumu bu tip insanların  hasretini çekmektedir. Çünkü toplum içindeki birlik ve beraberliği, sevgi ve saygıyı sağlamada bu hatırlı insanların rolü pek büyüktür.

 

         D. Deliler :

            Şıh Ali: 1930’lu yıllarda 60 yaşlarında idi. Hep mezarlıkta yatardı. Ali Onaran’ın akrabası idi. Birgün Ali Onaran’ın babası ona niye mezarlıkta yattığını sorduğunda “Emmioğlu en son gideceğim yer burası değil mi?” demişti.

            Halka karışmazdı. Bir kenara çekilir zikir ederdi. Ölüm tarihi 1960’dır.

Kötüce Ahmet: 1960 öncesi idi. Kötüce Ahmet, eline bir deynek alır, deynekle gezerdi. Bağ, bahçe sahipleri ona hiç karışmazdı. Aslında o deli değil pehlüldü. Edirne’de askerlik yaparken Bulgar zulmünü yaşadığı için aklını yitirmiş. Cerid’e gelmiş, sonradan delirmiş. Elinde içi gazete dolu bir torba taşır bunları yırtardı.Yırtarken de şurada şu fabrika benim, burada bu fabrika benim diyerek içindeki resimleri gösterirdi.

          Öğretmenlerden biri Veli Onaran’a bir gün bunu sorar, o da başından geçen o eski günleri anlatır, sonradan delirdiğini söyler.

          Kötüce Ahmet bir gün Boylu’da sığır güdüyormuş. Sığır Mergli Hacı Efendi’nin sığırı ile karışmış. O civarda bulunan aşiretlerden birkaç kişinin de sığırı varmış, bunlar Kötüce Ahmet’e; Ahmet Ağa şu sığırları biraz uzağa sürdür ortalıktaki mallara karışmasın, demişler. Kötüce Ahmet  de bunlara kızmış, mallarını  İslâhiye’ye sürmüş. Aşiretler mallarını aramaya çıktıkları zaman,  Kötüce Ahmed’e sorun o bilir, demişler. Ahmet Ağa, yavrum ben nediyim mallarınızı İslâhiye’ye sürdüm, mallarınız İslâhiye’de gedip  getirin, demiş.

          Bu olayı anlatan Ali Onaran; bunu ben aşiretlerden duydum, dedi.

 

          10-EŞKIYALIK VE EŞKIYALAR :

         “1684 yılını takiben, Saruca-sekban eşkıya  guruplarının etrafı kaplaması yüzünden bunları ortadan kaldırmak lüzumu hasıl oldu.” Ülkenin durumu bu dönemde tamamen bir kargaşaya dönüşmüş, yol geçit ve köprü emniyeti ile görevli olanlar yerlerini terketmişler ve ortalık eşkiyalara kalmıştı. İşte böylesi karmaşık bir dönemde devlet konar-göçer’lere yerleştikleri yerlerde Derbentlik görevi de vermeye başladı. Böylelikle hem yol geçit ve köprülerin emniyeti sağlanıyor hem de konar-göçerlerin eşkıyalara yanaşması önlenmiş oluyordu.

          Ceritliler’e de böyle bir görevin, yani Derbendcilik görevinin verildiğini görüyoruz. Engizek Dağı’nın doğu ucu ile  batı  ucunda bulunan iki önemli geçit konar göçer Türkmen Oymaklarından olan Ceridliler’in de önemini artırmıştır. Maraş’ı Elbistan  havalisine bağlayan ve Sivas’a kadar uzanan  yol güzergâhında öyle bir kısık vardır ki, bu hem Anadolu’nun en güzel kısığı, hem de en önemli kilit noktasıdır. Bu güzergâhta  Darba’l-Kankarûn denilen bu kısık gibi ikinci bir kısık yoktur.

          Yine Engizek Dağının doğusunda öyle bir kısık vardır ki, bu kısık hem askerî,  hem de önemli bir ticaret yolu üzerinde bulunmaktadır. Darba’l-Hadat adındaki bu kısık,  ta Mısır’dan beri gelip, Pazarören (Kayseri)’deki Yabanlu Pazarı’na ulaşan  yolun fevkalade önemli bir noktasıdır. Eğer  Elbistan civarındaki

Derbend  Boğazını (kısık) hesaba katmazsak, bu yol güzergâhında böyle bir ikinci kısık yoktur.

          Bilhassa  Darba’l-Hadat civarında olmak üzere, ta Derbend’e kadar  konar-göçer Türkmen oymaklarından Cerit  aşiretine mensup köylerin  sıkça bulunduğu görülmektedir.

          Saruca-sekban eşkıyaları gibi, köy ve kasabaları yağma eden, bilhassa çetin yol güzergâhlarında halkın gidiş gelişini  engelleyen eşkıyalar buralarda da mevcut idi. Bir zamanlar  timarlı sipahilerin ve yeniçerilerin yaptıkları eşkıyalığı  köylerden çıkan bazı insanlar da yapmaya başladılar. 20. yüzyılın ilk çeyreğinde, yöremizde bu şekilde adını duyuran  pek çok eşkıya yaşamıştır.

            Bu eşkiyalardan belli başlıları şunlardır:

Aziz Paşa: Elbistanlı

Aziz Paşa’nın iki kardeşi

Çöllo: Elbistanlı

Galtak İbo: Elbistanlı

Almalı Hacı: Elbistan - Pazarcık  arasında dolaşırdı

Göğ Mıstık : Elbistan - Pazarcık  arasında dolaşırdı

Bozo : Pazarcık ile Engizek arasında dolaşırdı.

Abuzer: (Bozo’nun kardeşi)

Mehmet Kaplan : Elbistan - Pazarcık  arasında dolaşırdı.

Kör Bayram : Elbistan - Pazarcık  arasında dolaşırdı

Köse Mustafa : Bozo’dan sonra eşkiyalık yaptı.

Küçük Hüseyin : Bu da Homburlu’dur.

Kerevenli Halil : Afşin civarındandır.

          Küçük Cerid ile Ayran Pınarı Yaylası arasında  devamlı konup göçülen verimli yaylalar vardır. İşte bu yaylalardan Isırganlı Yaylası, Mamo ve Kuyu Yaylaları; Ferik Pınar ve Soğuk Pınar’dan sonra Korçolar Yaylası (Aliâmenin Yazısı) ve nihayet  Bağlamanın Başı’na varılıyor. Kalay da denilen Gala Gediği ile Kara Belan arasına Bağlamanın Başı denir. Bağlamanın başı denmesinin sebebi şudur. O havaliyi tutan eşkıyalar tuttuğu adamın  gözlerini bağlar, soyacağını soyarmış. Başı bağlanan, çapıdı çözdüğünde eşkıya çoktan kaybolurmuş.

          1920-1925 yıllarının en meşhur eşkıya başı Almalı Hacı’dır. Almalı Hacı bir gün Göğ Mıstık Memmed’in yaylada çadırına girer, horantasının zubununu alır gider. Daha sonra haberi alan Göğ Mıstık  Araya araya Almalı Hacı’yı bulur, yanına varır, zubunu ister. Eşkıya Başı Almalı Hacı, dipçiğin tersini göstererek; “Ulan Allah’tan gorhun yahu, bir fişek parası bile vermediniz. Nediyim?..” der. Katiyyen zubunu vermez .

 

          Daha sonraları Mehmet Kaplan, Kör Bayram çıktı. Bu ikincisi hasmını vurmuş, dağa çıkmış.

          Mustafa Öztürk (1333) Kör Bayram Hakkında; “Allah var, o getti biz galdık, halkı incitmedi. Daha sonra  hapishanede yattı, ıslah oldu çıktı.” der.

 

11- ANONİM (ORTAKLAŞA) HALK EDEBİYATI :

           Anonim: (Bilgi) Ortaklaşa. Yazarı belli olmayıp da, halkın ortaklaşa malı sayılan edebiyat ürünleri için kullanılır. Maniler, bilmeceler gibi.

          Anonim Halk Edebiyatı: Halk arasında türeyip ağızdan ağıza dolaşan, yazanları, söyleyenleri belli olmayan, ortaklaşa, sözlü, çok kere besteli, yabancı etkilerden uzak, dili sade, nazım ölçüsü hece olan edebiyat  kolu. Mani, türkü, bilmece, atasözü, halk hikâyeleri, destan, masal, tekerleme, ninni gibi birçok türleri vardır.

 

A. Halk  şiiri: A.Karakoç

                       Eskiden ne güzel karlar yağardı

                       Güneş bile cana yakın doğardı

                       Ilık yeller kayaları boğardı

                      Yemyeşildi  kırlar bıldır bu zaman

 

                       Halini yitiren halden ne anlar

                       Akşamdan sabaha boş kalır hanlar

                        Sağ olup da gel seneye çıkanlar

                       Geri gelse derler bıldır bu zaman

 

                       Dokuz yerden kovuluyor doğrular

                       Erbabına sorulmuyor sorular

                       Oğul verir bal yapardı arılar

                       Çiçekler açmıştı bıldır bu zaman

                  

B. ATA SÖZLERİ

Yörede yaygın olan atasözlerinden bazıları şunlardır :

Acele işe şeytan karışır.

Acı patlıcanı kırağı çalmaz.

Aç doymam, tok kanmam sanır.

Adam olana bir söz yeter.

Adamın yere bakanından, suyun durgun akanından kork.

Akacak kan damarda durmaz.

Akılsız düşününceye kadar deli oğlunu evermiş.

Akılsız başın cezasını ayaklar çeker.

Allah dağına göre kar verir.

Alışmış kudurmuştan beterdir.

Asil azmaz bal kokmaz,kokarsa yağ kokar aslı ayrandır.

Akşamın hayrından sabahın şerri iyidir.

 At ağasına göre kişner.

At altında er yatar

At binenin, kılıç kuşananın.

At eşeğin artığını yemez.

At gibi kişniyor.

At ile avrat yiğidin bahtına

At ile eşek bir değil.

At murattır.

At ölür meydan kalır, yiğit ölür şan kalır.

At sahibine göre kişner.

At tepişir, arada eşek ölür.

At ver dost ol, kız ver düşman ol.

Ata arpa, yiğide pilav ver.

Avrat var ev yıkar, avrat var ev yapar.

Başa gelmeyince bilinmez.

Besle kargayı oysun gözünü

Biri yer biri bakar, kıyamet ondan kopar.

Çürük tahta çivi tutmaz.

Davetsiz misafir döşeksiz oturur.

El ağzına bakan karısını tez boşar.

El elin eşeğini türkü çağırarak arar.

Er kalkan yol, er evlenen döl alır.

Hayvan yularından, insan sözünden tutulur.

 Kır atın yanında duran ya huyundan, ya suyundan alır.

Kurdun oğlu kurt olur.

Kurt ile koyun dost olmaz.

Oha vardır öküz durdurur, oha vardır zelve kırdırır.

Vardığın yer kör ise kırp, topal ise sek.

Yaşıt yârenden, aslan yatağından, bozkurt ününden, ayı ininden belli olur.

Yeğin at yemini artırır.

Yiğit arkasından vurulmaz.

Yiğit gölgesi, söğüt gölgesi.

Yiğitlik akçe ile alınmaz.

Zor pencereden girerse, şeriat kapıdan çıkar.

Zora beylerin borcu var.

Zora dağlar dayanmaz.

Zorla güzellik olmaz.

 

C. BİLMECELER:

Altı mermer, üstü mermer, içinde bir hanım terler?  (DİL)

Başa yapışık, iki sapsız kaşık? (KULAK)

Gideni var, geleni yok,

Çarşısı var, pazarı yok,

Güzeli var, gezeni yok? (AHRET)

Yol üstünde kilitli sandık? (MEZAR)     

Vururum duymaz, çalarım oynamaz?  (ÖLÜ)

Camisi candan,

Abdesti  kandan

Seccadesi gönden

Kıblesiz namaz kılan kim? (YUNUS ALEYHİSSELAM)

Ben giderim o gider,

Yanımda tık tık eder ? (BASTON)     

Karanlık odada kadı (kurulu) oturur ? (ÇÖKELEK DERİSİ)

Adana’nın kavağı,

Ne dalı var, ne budağı,

İçinde bir kuş oturur,

Ne gözü var, ne dudağı ?  (GAZ LAMBASI CAMI) (Cıncığı)

Benim bir oğlum var, elini ateşe sokar ? (MAŞA)

Gündüz dürerim, gece sererim? (YATAK)

Kuru kafa,

Attım rafa,

Yenilmesi çok tatlı,

Kendi maymun suratlı ?  (GOZ) (Ceviz)

Dört odalı,

Dördü dolu;

Haktan yapısı,

Yoktur Kapısı ?  (GOZ) (Ceviz)

Uyurken hırhırık,

Konuşurken mırmırık ? (KEDİ) (Püsük)

 

D. HAYIR DUALAR

Allah beden sağlığı versin.

Allah birini bin eylesin.

Allah evlâdıyın acısını göstermesin.

Allah gördüğümüz günü aratmasın.

Allah helâl süt emmiş birini nasip etsin.

Allah işini rast getirsin.

Allah kimseyi gördüğünden geri koymasın.

Allah muhannete muhtaç etmesin.

Allah ne muradın varsa versin.

Allah tuttuğunu altın etsin.

Allah utandırmasın.

Allah zihnini açık etsin.

Atıyın ayağı tökezlemesin.

Eviyin dirliği, şenliği bozulmasın.

Evlâtlarıyın hayrını gör.

Günün hayrola.

Her daim bu günlere erişesin.

Malıyın hayrını gör.

Nice bayramlara erişesin.

Yolun açık olsun.

 

E. BEDDUALAR

Boynun altında kalsın.

Boynun kopsun.

Borün (böğürün) yere gelsin.

Burnundan fitil fitil gelsin.

Çenen çekilsin.

Ciğeri kan kusacısa.

Ciğerimi yaktın, ciğerin yansın.

Ciğeri yana.

Derdinen depren.

Dilini böyüler soksun.

Dilini eşek arısı soksun.

Elin ayağın bükülsün.

Elin ayağın top olsun.

Elin, kolun borüne (yanına) dökülsün.

Galıbıyın hayrını görme.

Geberesin.

Gıyık gıyık gıyıl emi.

Gözü çıkasıca.

Gözüyün feri sönsün.

Gıran (kıran) giresice.

Kulağına kurşun aksın.

Malını it yesin, bedenini bit yesin.

Ölün çıksın.

Ömrün kesilsin.

Ömrün tükensin.

Sabaha çıkmayasın

Südüğün tutula.

Şafağın kapana.

Tanrı canını alsın.

Uyuz olup gaşınasın.

Yanın yere gelsin.

Yaşın tükensin.

Yetmiyesice.

Yiğit yanın yere gelsin.

 

E. DEYİMLER

Deyim: (Bilgi) Kendi öz anlamından az çok ayrı bir fikir anlatmaya yarar, en az iki kelimeden meydana gelen  kalıplaşmış söze denir. Gündelik dilde  en çok rastlanan mecazlardır. Deyimler, halkın dikkatli ve zeki görüşlerinden doğar. Yörede kullanılan deyimlerden birkaç örnek:

Abdesi (abdesti) daralmak.

Açık kapı.

Ağız aramak.

Ağzını ayırmak

Ağzını bıçak açmamak.

Ağzını dağıtmak.

Aha sana bir gaya.

Aman Allah’a tay öğretmek.

Aşık atmak.

Başımın etini yedi.

Bir baltaya sap olmak.

Boş bulunmak.

Boş gezenin boş kalfası.

Cılh çıkmak

Ciciği gevşemek.

Çapanoğlu’nun abdest suyu.

Çetin ceviz.

Dabanıyın altını öpüyüm.

Deli dolu.

Dişi kitlenmek.

Donu düşük.

Dökme su ile değirmen dönmez.

Et bul dünyası.

Gırığın dölü.

Govuz çıktı.

Gözü pürtledi.

İnce eleyip sık dokumak.

İpiyinen guyuya inilmez.

İt gılı, postal bağı.

Kulağı dikmek.

Lök gibi oturmak.

Ödü çıkmak.

Ödü kopmak.

Sığır gelmek.

Sıdkı sıyşrılmak.

Yağmasa da gürler.

Yere bakan, yürek yakan.

Zorla güzellik olmaz.

 

12- ÇAĞLAYANCERİT  YEMEKLERİ :

 1. ÇORBALAR

Bulamaç (un) Çorbası, Tarhana  Çorbası, Bulgur  Çorbası, Erişte  Çorbası, Gendime Çorbası, Sütlü  çorba, Yoğurtlu aş, Paça (ekşili Paça), Boşşora, Boranı, Pirpirim Boranısı, Yarpız Boranısı, Baldırcan Boranısı, Kenger Boranısı, Yemlik Boranısı, Tahrana Şorası (Tarhana Çorbası).

 

2. MANTILAR

 

Etli mantı, Tepsi mantı, Peynirli mantı.

 

3. YEMEKLER:

 

Sulu köfte, İçli Köfte, Çiğ Köfte, Mercimekli Köfte, Simit Köfte, Eşgili Köfte, Sarımsaklı Köfte, Çaman (Kebab), Yahni, Kelle, Keşkek, Güveç, Tava, Bamya, Bakla, Helise, Höşmer (Höşmeri), Çoban Aşı, Tamatoslu Aş (Domatesli Aş), Eşgili, Kabak Eşgilisi, Bostan Eşgilisi, Maşerli Patlıcan Eşgilisi, Omaç, Hedik, Dürme.

 

4. SARMA VE DOLMALAR

 

Yaprak Sarması, Lahana Sarması, Patlıcan Sarması, Biber Sarması , Kabak Sarması, Domates Sarması.

 

5. PİLAVLAR

 

Bulgur Pilavı, Pirinç Pilavı, Erişte Pilavı, Gendime Pilavı, Gus gus Pilavı, Pıt pıt Pilavı.

6. PİDELER

 

Cıvıklı  (etli) pide, Tahinli pide, Peynirli  pide, Közleme.

 

7. BÖREK VE ÇÖREKLER

 

Su böreği, Kıymalı   börek, Katmerli börek, Yağlama, Kete, Kömbe, Kül Kömbesi, Mısır Kömbesi, Bazlama.

 

8. TATLILART

         Baklava, Tel kadayıf, Oklavadan çekme, Un helvası, Hatize (Palıza - Hapısa), Tahin – pekmez, Hoşaf, Helva, Kaymak (Ballı kaymak), Oğul Balı, Sütlü, Pekmezli Bulammaç, Boz Bulammaç, Ağız, Teleme, Yağlı Pekmez.

 

13- OYUN VE EĞLENCELER :

Oyun ve eğlenceleri üç ana başlıkta toplayacak olursak  konu daha iyi anlaşılır.

Çocukların  oyunları.

Büyüklerin  oyunları

Oyunların zamanları:

Kış oyunları

Yaz oyunları

Gece oyunları

Gündüz oyunları

Düğün  oyunları

 

 14. ÇOCUK OYUNLARI      

Aç kapıyı bezirgân oyunu

Aç kilit  oyunu

Aşık oyunu

Beş taş oyunu

Gülle oyunu

Bir iki üç oyunu

Birdirbir oyunu

Çelik - çomak oyunu

El bende oyunu

El el üstünde kimin var oyunu

Elim elim epenek oyunu

Hamam kızdı oyunu

Samlambaç oyunu

Sek sek oyunu

Sapan oyunu (Sapan kavgası)

Vız vız oyunu

Yağ satarım bal satarım oyunu

Başbeklembeç oyunu

Aras kesme oyunu

Uzun eşşek oyunu

Yummaç oyunu

Güvercin dangala oyunu

Mıllavara oyunu (Munnavara)

Narunuru oyunu

Kala oyunu

Çıldır eşlerin oyunu

Naldırmaç oyunu

Selli oyunu

Lömbüç oyunu

Sara sara sarkıtan oyunu

Yedi hane oyunu

Top deynek oyunu

Katır kazzığı oyunu

Kazzık oyunu

Kösküç (Gosguç) oyunu

Evcik oyunu

Dokuztaş oyunu

Tipiniz oyunu

Mendil kapmaç oyunu

Ebcik oyunu

Gızgın taş oyunu

Kösalaşma oyunu

Tura oyunu

 

15.HALK OYUNLARI

Düğünlerde büyüklerin oynadığı oyunlardan birkaçının adı (Halk Oyunları):

1. Bertiz

2. Ceren

3. Çamdan sakız akıyor

4. Türkmen halayı

5. Hasandağı

6. Kırıkhan

7. Köroğlu

8. Maraş Halayı

9. Pekmez

 10. Sinsin

       

                       -SAVAŞA KATILANLAR :

 

 l. ÇANAKKALE SAVAŞI

1. Topuz Omar: Ömer Yakar (Topuz Hasan)’ın babasıdır. Deli Ahmetler’dendir.

2. Arif :  Çoban İbiş’in kardeşidir. Deli Ahmetler’dendir.

3. Kaval Ahmet : Aralık Evi Kabilesindendir.

4. Yusuf :  Sağırlardandır. Tabanlı Kabilesindendir.

5. İbrahim Yüzbaşı : Ali Onaran’ın amcasıdır.

6.Hamza Keklicek: Esir düşmüştür. Tabanlı Kabilesindendir.

7.Kaval Ahmet : Esir düşmüştür. Aralık Evi Kabilesindendir.

8.Göğ Mıstık Oskan : Kızıllı Kabilesindendir. Çanakkale Cephesinden ayrı olarak yedi cephede savaşır ve Gazi olarak Cerid’e döner. Çanakkale Şehidi Topuz Omar’ın hanımı Hatice ile evlenir.

9.Mustafa Oğlu Mustafa (Doğ. 1306): Şehit düşmüştür.

10.Mustafa Oğlu Mustafa (Doğ. 1309): Şehit düşmüştür.

 

2. IRAK CEPHESİ :

1. Mahmut Oğlu Mustafa (Doğ.1307): Şehit düşmüştür.

2. Mehmet Oğlu Mustafa (Doğ.1290): Şehit düşmüştür.

3. Mehmet Oğlu Ali (Doğ.1308): Şehit düşmüştür. Tataroğulları’ndandır.

  4.Süleyman Oğlu Mehmet (Doğ. 1298): Şehit düşmüştür.

 

3. YEMEN HARBİ :

Bu harbe giden pek çok insan var, ama hatırlanamadı.

 

4. MARAŞ HARBİ :

Tahminen 5-10 kişi Maraş Harbine gitmiş, bunlardan 2 kişi şehit olmuştur. Mercimek Tepe’deki kuvvetlere katılmışlardır. Başlarında da  Güccük Hoca diye bilinen biri Bulunmuştur. Harp sırasında  çok zor durumda kalınca  şaşkınlıktan sağa sola kaçmaya başlarlar; bir de duyarlar ki, Fransız kuvvetleri aşağıya doğru kaçıyor. Savaşa katılanlardan adı bilinenler şunlardır.

 

 1. Hasan : Deli Ahmetler’dendir .  Şehit olmuştur.

 2. Pürçüklü Yusuf: Deli Ahmetler’dendir. Geri dönmüştür, Maraş gazisidir.

 3. Çurlu Omar: Aralık Evi’ndendir Geri dönmüştür, Maraş gazisidir.

 4. Topuz Süleyman : Ömer Yakar’ın amcasıdır. Geri dönmüştür, Maraş gazisidir.

 5. Gücük Hoca: Aralık Evi’ndendir. Geri dönmüştür, Maraş gazisidir.

 

  5. KORE SAVAŞINA KATILANLAR

 1. Mahmut Hasan : Aralık Evi’ndendir; Gazidir.

 2. Çoban Yusuf    : Deli Ahmetli’dendir; Gazidir.

 3. Ömer Berker    : Azıkçılardan’dır ; Gazidir.

 4. Killi ali gücük obasından  (öldü)

 15- MEVKİLER :

 

1. DAĞLARI

Çağlayancerit civarındaki dağların genel ve mahallî adları:

           Doğusunda: Erinci Dağı; sık ormanlık bir alandır. Tepesinde bulunan kır alan bir hayli geniştir ve buraya Peygamber Ağılı adı verilmiştir. Rivayete göre; Battal Gazi  aşağıdaki düzlüklerde cenk eder  ve Peygamber Ağılı’nda konaklarmış.

          Erinci Dağının kuzeyindeki dağ ise Keklicek dağıdır. Aynı zamanda Öksüz dağı’nın doğu ucudur.

          Batısında: Bu tarafı Ulu Dere istikametidir.

          Güneyinde: Öksüz Dağı (Gandıl veya Kandil Dağı) vardır.

          Kuzeyinde: Engizek Dağı vardır.

          İlçe Öksüz Dağı ile Engizek Dağı arasındadır.

 

TEPELER  

Çağlayancerit civarındaki tepelerin genel ve mahallî adları:

Doğusunda: Peygamber Tepesi, Ziyaret Tepesi.

Batısında : Kızıl Belek, Gubarın Kahtı, Topal Ali (Topuz’un Evsini)

Kuzeyinde : Kızan Dere Tepesi, Ârif’in Tepesi, Yala Tepesi.

 

MAĞARALAR:

Çağlayancerit civarındaki  mağaraların genel ve mahallî adları :

Koyun Kayası Mağarası : İlçenin kuzeyindedir. Bir kişinin çömelerek gidebileceği genişlikte olup, derinliği 15-20 metre civarındadır. Mağara ağzı ve içinin eni 1,5-2 m., boyu 1,5 m.dir. Burası karlı kış mevsiminde keklik avlanan yerlerden biridir.

         Azıkçılar Mağarası : Engizek Dağı Azıkçılar mahallesinde bulunan bir mağaradır.

         Domuz Ahırı : Ulu Dere kenarındadır. Ağzı (girişi) 2-3 m., derinliği de 4-5 m. civarındadır. Burası Ermeniler’in domuz beslediği bir mağaradır. Adının da bundan geldiği  sanılmaktadır.

 

DERELER

Çağlayancerit civarındaki derelerin genel ve mahallî adları:

Doğusunda : Aksu Deresi; Aksu Çayının aktığı deredir. Mercan Deresi:

Zorkun Deresi: Sulu bir deredir.

Batısında:  Urumeli Deresi; sulu  bir deredir. Yaz aylarında suyu çekilmektedir.

Ulu Dere : İlçenin doğusundan batısına doğru uzanan ve ortasından geçen bir deredir. Ulu Dere’nin kuzeyi Hombur Köyüne doğru uzanır. Buralar Ceridliler’in bağ evleri ve yaylaklarıdır.

 

TARLALAR

Arazi çok engebeli ve aynı zamanda dar olduğu için, öyle adı belli tarla yoktur.

 

BAHÇELER:

Yakın zamana kadar öyle ticarî amaçlı bahçe yetiştirilmemiştir. Her evin ihtiyacı kadar veya çevirebildiği  yer  kadar  ekip dikmiştir. Ama günümüzde işin ticarî yönü de hesaba katılarak bahçeciliğe gereken önem verilmektedir. Hatta  belediye tarafından, yörede  kaliteli bir şekilde ve bolca yetiştirilen  Goz (ceviz)’u tanıtmak ve pazar ağını genişletmek için; sosyal, kültürel ve ekonomik anlamda  “Goz (ceviz) Festivali” bile düzenlenmektedir.

          Bahçe denilince, tarihî bir bahçeden  söz etmek gerekiyor. Kadir Şişman (1945) ile Seferberlikte ölen İbiş İbrahim’in oğlu Mustafa Öztürk (1333)’ün anlattığına göre;

          “Abdulvahap isimli yüzbaşı rütbesindeki Irak’lı bir  Arap, İngilizler’in Irak’ı işgali sırasında birkaç İngiliz askeri öldürüyor. İşgal kuvvetleri tarafından hakkında  idam kararı çıkarılan  Yüzbaşı bir türlü bulunamıyor. Bu arada  yüzbaşının iki kardeşi, herhalde yerini bildikleri halde söylemedikleri  veya  bizzat sakladıkları gerekçesiyle yakalanıp idam ediliyor.

          O sırada durumdan haberdar olan  ve Bağdad’ta askerlik yapan Maraşlı Hamdi Bey, Arap yüzbaşının sırf vatan sevgisinden dolayı idamına razı olmaz. Bir yolunu bulup yüzbaşıyı  Maraş’a kaçırtır. Beraberinde gönderdiği adamına, en güvendiği yer olan Cerid’e götürmelerini söyler. Cerid’i iyi tanıyan ve gerekli tenbihlerde bulunan biri olmalı ki, Arap yüzbaşıyı Büyük Cerid’e gönderir. Tenbih veya talimat gereği olsa gerek, Abdulvahap adındaki bu Arap yüzbaşıyı ilçenin batı tarafında bulunan veya adına Gâvur Tarlası denen yere yerleştirirler. Daha sonra, tamamen ısındıkları, sevip saydıkları  Arab’ı şimdiki Aksu mahallesinde istediği uygun bir yere taşırlar. İşte bu ikinci yerleşim yerine; çok sevdikleri ve unutamadıkları  Arap yüzbaşıya  izafeten “Arabın Yurdu” veya çoğunluk “Arabın Bahçesi” adı verilmiş. Bu ad günümüze kadar da değişmeden gelmiştir.

 

          16- KÖYDEN İLÇEYE  VE  İLÇE  YÖNETİMİ :

          Çağlayancerit köy konumunda iken adı bilinen muhtarlar şunlardır :

Ahmet Tükel : Aralık Evi Kabilesinden;         

2. Hâfız Ahmet : Aralık Evi Kabilesinden;

          3. Salman Kâhya : Tabanlı Kabilesinden; (Ali Onaran o tarihte  20 yaşlarında idi ve askerdi.)

          4. Ali Onaran: Deli Ahmedli Kabilesinden; 1950- 1954

          5. Ali Haklı: Deli Ahmetli Kabilesinden.

          6. Salman Kâhya : İhtilâl yıllarında muhtarlık buna verildi.

          7. Bıyıklı Veli: Aralık Evi Kabilesinden; Salman Kâhya ölünce, birinci aza olan Bıyıklı muhtar oldu.

          8. Ali Onaran : Deli Ahmedli Kabilesinden; 1963-1973  Gaziantep’ten getirilip yeniden muhtar seçildi.

          9. Karaca Abdullah : Aralık Evi Kabilesinden.

          10. Hasan Onaran : Ali Onaran’ın yeğeni.

          Diğer  muhtarlar :

Hacı Hasan

Mulla

Pürçüklü

Ahmet Efendi

Küçük Pürçüklü Ali

N.Kemal Ertem

Ali Güler

Abdullah Çetinkaya

 

          Hasan Onaran’dan sonra belediye kuruldu. İlk belediye başkanı Hasan Kekil’dir. 1986’da göreve başladı.  Cerid 5 ayrı muhtarlığa ayrıldı.

          Çağlayancerit ilçe merkezi mahalleleri :

          1. Fatih Mahallesi  : 1076  hanedir. İlçe merkezindedir.

          2. İstiklal Mahallesi :   821 hanedir. İlçe merkezindedir.

          3. Akdere Mahallesi : 274  hanedir. İlçe merkezinden 6  km. ötededir.

          4. Aksu Mahallesi :  250 hanedir. İlçe merkezinden 12 km. ötededir.

          5. Engizek Mahallesi : 210 hanedir. İlçe merkezinden 7 km. ötededir.

 

          Çağlayancerit Kaymakamları :

          1. İzzet Ercan       (1988- 1989 )

          2. Ferhat Çağlar   (1989- 1991)

          3. Ekrem Çalık     (1991- 1993)

          4. Fatih Şahin       (1993- 1995)

          5. Bekir Atmaca   (1996- 1998)

          6. Fikret Zaman    (1998- 2000)

          7. Aydın Baruş     (2000- 2002)

          8. Mustafa Şahin  (2002-         )

 

          Belediye başkanları :

          1. Hasan Kekil (1986-1989), (1994-1999)

          2. A.Nazım Engizek (1989-1994), (1999-2003)

 

          Çağlayancerit’e bağlı beldeler :

Bozlar (Saray)

Düzbağ ( Helete)

 

Çağlayancerit’e bağlı köyler ve bu köylerin ilçeye uzaklıkları:

Boylu                 : 9  km.

Bölükdamlar      : 23  km.

Emiruşağı          : 17  km.

Soğukpınar        : 15  km.

Kale                   : 20  km.

Küçükcerid        : 13  km.

Küçüküngüt       : 30  km.

Oruçpınar           : 30  km.

Zeynepuşağı       : 25  km.

 

Çağlayancerit’teki  kaymakamlık ve birimleri :

Adliye teşkilâtı

İlçe Jandarma  Komutanlığı

Mal Müdürlüğü

Tapu Sicil Müdürlüğü

Özel İdare Müdürlüğü

Nüfus Müdürlüğü

Müftülük

Tarım Müdürlüğü

Sağlık Grup Başkanlığı

 

Genel idareye bağlı kurumlarda görev yapan memur ve hizmetliler:

           Memur adedi : 289

           İşçi adedi       :   10

            Devlet Planlama Teşkilatının 1996 yılında yapmış olduğu bir istatistik çalışmasına göre gelişmişlik açısından Çağlayancerit ilçesi 858 ilçe arasından 577. sırada gelmektedir. Bir başka hesaplama ile Türkiye geneline göre gelişmişlik düzeyimiz % 32.75, gelişmemişlik düzeyimiz ise % 67.25’dir. Bunun anlamı Türkiye ortalamasının altında bir gelişmişlik düzeyine sahibiz demektir.

 

           17- ORMAN DURUMU :

          Çağlayancerit’in dört bir tarafı ormanlık iken  bir kısım yerler tamamen tükenmiştir. Son zamanlarda buralarda yeniden ağaçlandırma çabaları olmuştur. İlçenin güneyinde bulunan Öksüz (Kandil) Dağı, Erinci Dağı da bu ağaçlandırmadan nasibini almıştır. Görüldüğü üzere bu çalışmalar iyi bir netice vermiştir. İlçeden görünmeye başlayan ağaçlar  yarın  buraya bir başka güzellik verecektir.

          Çağlayancerit’in toplam orman alanı 18.961 hektardır. Bu alanın 1.902 hektarı koruluk, 3.676 hektarı baltalık ve 13.383 hektarı ise bozuk koru sahadır.

          “Mar’aş kazasında meşhur Ahûr Dağı, Sır, Yenice Kal’a ve Kürtül, Bertiz, Kısık, Ayran Pınarı ve Yılan Ovası, Kapu Çam, Karaman ve bu dağların kısm-ı azamında  cesîm ormanlar mevcud olub Eşcarı çam, kamalak (sedir), mezdeği (göknar), ardıç, mazu (mazı), ceviz, sâire vardır. Aslında daha pek çok  meyveli ve meyvesiz orman  ağacı vardır.” İlçenin dört bir yanında, tabii olarak yetişen  ve çeşit olarak en fazla bulunan orman  ağaçları bunlardır. Nitekim bunlar, günümüzde de en başta sayılacak ağaç çeşitlerindendir.

          Adı geçen ağaçlardan başka  birkaç örnek :

          Ardıç: Boz ardıç, Kara ardıç, Dikenli ardıç (andız)

          Çam : Karaçam: (Yukarılarda olur), Kızılçam, Fıstık çamı, Ağ çam: (Sehil denen aşağılarda olur.)

           Meşe: Ağ meşe, Kara meşe         

           Kokar, (Hem mala yedirilir, hem odun olarak kullanılır, hem de tesbih yapılır.), Sarı Ağaç, (Mallara yedirilir, mallar yapraklarını sever. Odun olarak da kullanılır.), At kestanesi, İğde, Kesme, Y. Akasya, Mahlep, Payam  (Badem), İtburnu (Kuşburnu), Atalması (At elması), Tut (Dut), Ağ tut, Gara tut (mor dut), Sakızlık, Karaçalı, Çınar, Söğüt,   Kavak, Tesbi,

          Erik: Kuş eriği, Yonuz eriği, Oğlak eriği (aşısız hurma  iriliğindedir. Çok şirindir. Rengi sarıdır.)

          Kiraz, Yabani kiraz, Yemşen (Yemişen), Perpilim (Perpil asması), Bük çileği (Böğürtlen), Ekşi, Gurnup (Gelincik), Mehlep.

 

          Anıt Ağaçlar:

          Her yerde olduğu gibi, Çağlayancerit çevresinde de  pek çok anıt ağacın kesildiğini ve yok olup gittiğini görüyoruz. Engizek’te Ziyaret Kamalağı mevkiindeki  Ziyaret kamalağı bir ulu ağaç idi, kesildi. Hacı Ömer Boğaz, “dört kişinin eli kavuşmazdı. 1955-56’da eski muhtarlardan Ahmet Tükel kesti” dedi ve  daha nice ağaçların bu şekilde kesilip gittiğini söyledi. Peygamber  Ağılı civarında, Öksüz  ve Engizek Dağlarında hala  güzel örneklerini görebileceğimiz  pek çok anıt ağaçlar vardır.

            Çağlayancerit’te nesli tükenen veya nesli tükenmekte olan hayvan çeşitleri :

          Ayı, Geyik, Domuz (hınzır veya yaban domuzu), Kurt (bozkurt az da olsa vardır), Çakal, Sırtlan, Yaban kedisi (dağ kedisi), Öşşek (vaşak), Sansar, Su iti (su samuru), Hasancık, Cardın (köstebek), Kirpi.

          Çağlayancerit’te nesli tükenen veya nesli tükenmekte olan kuş çeşitleri :

          Leylek, Kartal, Kuzgun, Doğan, Kerkez, Delice, Tavşan kuşu, Karakuş, Cırık, Hopal (güvercin  büyüklüğündedir), Galleb (yaban güvercini), Sığırcık, Sakça, Keklik, Kırlangıç, Alabak (güvercinden  az iridir, kuyruğu ve döşü ala, gerisi siyah renklidir), Palıt kargası, Arîşu (arı kuşu), ördek, Eyviyek (güvercin gibidir, eti yenir. İnekli, Aksu civarına gelen göçmen kuşudur), Kara takı, Ördek (kirik ördek, yeşil ördek), Karabatak, Kaya bülbülü (eti yenir), Seyfi (Keklik tipindedir. Keklikten az büyükçedir. Rengi şahine benzer), Loru (Horoz gibidir.Yırtıcı bir kuştur. Loru, yutacağı kemiği kıçına ölçer öyle yutarmış, denilir), Çaylak (Tavuk büyüklüğündedir. Rengi kırmızıya çalar), Göveşşek (Leylekten biraz küçüktür. Boynu ve ayakları leylek gibidir. Rengi gridir, beyazı da vardır. Kanatları siyahtır. Kışın aşağılarda su boylarında olur. Buna su kuşu da denir), Alâbak (Sesi gayet güzeldir. Çapar renkli eti yenen bir dağ kuşudur. Ekseriya palıt, üzüm, incir yer), Elhoca (Buna çoban aldatan da denilir. Keklik büyüklüğündedir. Rengi kırmızımtıraktır. Yazın dağda yaşar, kışın vadilere iner. Eti yenir), Atgüden (Çoğunluk atların peşinde dolaşır. Göğsü sarı renktedir. Eti yenir)

         İlk defa 1996 yılında “cırık” çoğaldı. Bertiz havalisinde bile bol cırık yendi. 1997 yılında da  “kirpi” çoğaldı. Bertiz civarında da bolca görüldü. Köylülerin deyimiyle, dağ taş kirpi doldu

 

        18-SU KAYNAKLARI :

          İlçenin dört bir yanında bulunan çeşme, pınar, göz, kaynak, dere ve çayları incelediğimiz zaman buranın gayet sulak olduğunu görürüz. En büyük su kaynağı Aksu Çayıdır; Ceyhan Nehrini besleyen en önemli çay olup, uzunluğu 115 km.’dir. Küçük Cerit’ten çıkar. Kartalkaya Barajı Pazarcık’ın hemen altında ve bu çay üzerindedir. Aksu Çayı, Pazarcık İlçesi ve Narlı ovasını sulayarak Ceyhan nehri ile birleşir. Merkez ilçenin 24 km. batısından Ceyhan nehrine karışır.                

          Sırasıyla diğer su kaynakları:

          İlçenin doğusunda:

          Keklicek’te bilek kalınlığı su vardır. Bu su bahçe sulamada kullanılmaktadır.

Gücük Suyu : Beden kalınlığında suyu vardır.

          Kışpınar Kaynağı : Bilek kalınlığındadır.

          Akdere Çatı Gözü : Bilek kalınlığındadır.

          İlçenin kuzeyinde :

          İncecik Gözü : Göl bağlanır, bahçe sulanır.

          Biçme Oluk: Ayak bileği kadar suyu vardır.

          Erik Gözü :

          Salmanlar Pınarı:

          Zorkun Pınarı : Baldır kalınlığında suyu vardır.

          İlçenin güneyinde :

          Değişir  : Bel (beden) kalınlığında  suyu vardır

          Ev Kozu : Baldır kalınlığında suyu vardır.

        

 

 Değirmen Gözü : Değirmen dönderecek kadar suyu vardır. Bu göz, hem çevresini güzelleştirmekte, hem de sulama ihtiyacını gidermektedir.

          Büklüce Pınar: Ayak bileği kalınlığında suyu vardır.

          Hatınoluğu     : Ayak bileği kalınlığında suyu vardır.

                  

         19- YAYLALAR :

          Tamamen dağlık olan ilçenin en önemli geçim kaynağı hayvancılıktır. Aslında konar-göçer bir yapıya sahip olan Ceridler’in en büyük geçim kaynağı  hayvancılıktır. 1960’lı yıllardan sonra, günümüze kadar hayvancılık zayıflayarak gelmiştir. Son zamanlarda, yayla güvenliğinin sağlanamamış olmasından dolayı  yaylacılık ve dolayısıyla hayvancılık ağır bir darbe yemiştir. Yayla güvenliğinin yeniden sağlanması ile  Yaylacılık ve buna bağlı olarak hayvancılık gözle görülür bir şekilde gelişmeye başlamıştır.

          Hayvancılıktan elde edilen ürünler, Kahramanmaraş ve Gaziantep’te pazarlanmaktadır. Engizek  yaylalarında beslenen  davarlardan elde edilen Cerit peyniri ve Cerit çökeleği buralarda önemsenmektedir.

 

           Çağlayancerit Yaylaları:

          1. Büyük Yayla : Engizek Dağının zirvesindedir. Bol suyu vardır. Yayla yeri kır bir yerdir. Bir vakitler bu yaylaya Engizek Obası giderdi. Hüseyin Engizek’in 600 davarı vardı. Bozlar’dan da gelen olurdu. Bozların sürüsü daha çoktu.

          2. Ali Bey Uşağı Yaylası : Engizek Dağının kuzeyinde, Ayranpınar Yaylasının batısındadır. Beşenli civarındaki Ali Bey Uşağı Kabilesi bu yaylaya giderdi. Binlerle ifade edilen sürüleri vardı. Mevki  tamamen ormanlıktır ve bol suyu  vardır.

          3. Zeynep Uşağı Yaylası :

          4. Maksut Uşağı Yaylası :

          5. Aliker Yaylası :

          6. Mehmedo Yaylası :

          7. Âbu Hayat Yaylası : Burası Küçük Cerid’in yaylasıdır. 1986’da üç tane ev vardı. Obanın Mehmet Eskiyaş adındaki Beyi (büyüğü) içlerinde Prof. Dr. Faruk Sümer’in de bulunduğu kafileyi ağırlamış, bunun üzerine Prof. Dr. Faruk  Sümer; “İnşaallah gezi sonrasında  Ceridler ile ilgili bir makale yazacağım ve bunu  başta Mehmet Eskiyaş olmak üzere Küçük Cerid’li kardeşlerime armağan edeceğim” demişti. Sayın Hocamız  burada söylediği sözünde durdu ve Ceridler hakkında bir makale yayınladı. Makalenin bir yerinde; o tatlı yârenliği, konukseverlik ve insanlık duygularını hatırlayarak  aynen şöyle  söylüyor:

          “Cerid’lerden gördüğüm unutulmaz konukseverlik karşısında ben de onları sevindirecek bir şey yapmalı idim. Cerid oymağının tarihini yeniden araştırdım, inceledim, bu makale meydana geldi. Bu makaleyi başta Sayın Mehmet Eskiyaş olmak üzere Küçük Ceridli kardeşlere armağan ediyorum.”

          Yaylanın  Küçük Cerid tarafının dışında her yer ormanlıktır. Evlerin hemen yanındaki Âbu Hayat Pınarının dışında  pek çok yerde su vardır. Gök ne kadar mavi ise, yer de o kadar yeşildir.

          8. Soğuk Pınar Yaylası

9. Ayran Pınarı Yaylası

 

          20- YOLLAR :

           Pazarcık güzergâhından Kahramanmaraş  ile Çağlayancerit arası 112 km.dir. Uluyol güzergâhından  ise Kahramanmaraş  ile Çağlayancerit arası 62 km.dir.  

          Eski muhtar Ali Onaran ilçenin imarı konusunda şu bilgileri verdi:

          “1950 öncesi hiçbir hizmet yapılmış değildir. 1950-54 arası  ben de bir hizmet edemedim. Sadece Vali Cemal Babacı’yı davet ettim. İşçilerin eline kazma, kürek vererek bir yol açtırdım. Cerid’e ilk gelen vali Cemal Babacı idi. 1963’ten sonra içme sularını getirdim. Değirmen Gözü’nden köye su getirdim.

          En büyük problem  sınır davası idi; bu meselede çok yoruldum, ama neticede hallettim. Bayramgazi, Cennet Pınarı, Bezolar, Çakmak, Musolar, Bozlar ve  Başpınar  köyleri ile sınır meselemiz vardı. Sınır  poroblemimiz  halledildikten  sonra Cerid’e kazma kürekle yol yaptık. Yine Cerid’ten  Söğütlü’ye kadar kazma kürekle, Söğütlü’den de asfalta kadar  dozerle yol açtırdım. Yol yapımı 3 yıl sürdü. Bu sırada vali olarak Necmettin Karaduman vardı.

          PTT benim muhtarlığım döneminde kuruldu. Teşkilatlı bir nahiye kurmaya çalıştım. Vali Karaduman, “muhtar, gel nahiye için değil de belediye için uğraş” dedi.

          Kemerli  Taş köprüsünün, yani caminin önündeki köprünün tarihini bilemiyoruz. Eskilerden de bir bilgi gelmedi. Kısık ile Aksu arasındaki köprü Menderes döneminde yeniden inşa edildi. Burada daha önce bir köprü varmış; tamamen kullanılamaz durumda olduğu için yeniden yapıldı.

1970’ten önce su deposu yoktu, su sıkıntısı çekiliyordu; bir su deposu yaptırdım. Yine bu dönemde muhtelif yerlere 15 adet çeşme yaptırdım. Bunların 7 tanesi Akdere’de idi. Biri cami önünde, biri Mehmet Sağlam’ın evinin önünde, biri de Mehmet İğde’nin evinin önünde idi.” dedi.

          Günümüzde Çağlayancerit’e iki yoldan girilmektedir. Bunlardan birincisi Pazarcık ile Gölbaşı arasında  asfalttan ayrılarak Söğütlü ve Bozlar istikametinde  giden yoldur. Bu yol 112 km.’dir. İkinci  yol  ise, Uluyol veya Ahır Dağı istikametinden gelen yoldur. Bu yol ise 62 km.’dir. Bu ikinci yolun  üç ayrı özelliği vardır, bunlar; yolun düzgün, kısa  ve  bir çok köyün yakınından geçmiş olmasıdır. 

 

         Çağlayancerit - Kahramanmaraş Arasındaki Yol Güzergâhları:

          Çağlayancerit – Hatınoluğu - Caminin Çatı Deresi - Ali Haklı’nın bağı civarı - Böyük Gölün Deresi – Kazıklı - Kazıklıdere (Deli Ahmetler’in arazisi) - Küçük Merg (ev olmayan bir arazidir) – Dervişli - Topuz’un Köprüsü - Malcıözü (Gozların yanı) - Hacı Eyublu Mezarlığı - Yeniyapan havalisi -Çetinkaya. Burada yol ikiye ayrılır. Biri Ahır Dağına gider, diğeri de Ulu Yol’a gider. Bu yollar :

          Ahır Dağı yolu : Kadı Pınarı - Nacar Ücesi – Armutlu – Delikli Taş – Ahır Dağı Zirvesi – Egri Göl (100 dönümlük göl yeri) – Kılıçlı Yaylası – Yedikuyu - Ağdere’nin çatının başı – Çatalmusluk – Dereli – Bûlek – Maraş.

 

            1. Ulu Yol

           Yakın zamana kadar işlek bir vaziyette olan bu yol, Maraş (Kahramanmaraş) ile Cerid (Çağlayancerit) ve aynı zamanda Gölbaşı arasındaki en kestirme yaya veya gölük yoludur. Gölük yolu olduğu kadar, yaylacıların da Göç Yolu ve aynı zamanda bir vakitler görülen ve revaçta olan  odun, kömür kaçakçılarının da yolu idi.

 

          Ulu Yol’dan faydalanan köyler :

          Maraş’tan itibaren bu yoldan faydalanan köyler ve mezralar şunlardır: Dereköy, Ayaklıcaoluk, Gaffarlı, Yusufhacılı, Peynirdere, Elmalar, Alicikli, Ağyar, Gozludere, Bulanık, Küçük Nacar, Kuzucak, Kazanlıpınar, İbolar Obası, Bölükdamlar, Beşenli, Emiruşağı, Zeynepuşağı, Oruçpınar, Bertiz (Başdervişli, Kemallı, Ağabeyli, Kaleköy, Hombur v.s.), Üngüt (Gulyanlı veya Milyanlı), Büyük Cerid (Çağlayancerit), Sakarkaya, Göynük, Saray (Bozlar) v.s.     

 

          Maraş ile Büyükcerid (Çağlayancerit) arasındaki  Ulu Yol güzergâhları :

          Maraş – Gıraç – Suçatı - Gargalar Tutu - Hayıtlı Öz - Dereli Yazısı - Sarıkaya’nın altı - Göllü Yazısı - Köftül Höyüğü – Dereköy - Dereköy Yazı Yolu - Kerhan Çayı - Paşa Yeri Gediği - Yapılı Pınar - Ayaklıcaoluk Yazısı - Üçtutlar’ın altı - Domuz Ahırı - Ağ Gabırlık - Yapının Başı - Cehrelik Mevkii- Yusufhacılı Yazısı - Yusufhacılı Köyü - Yusufhacılı Çayı - Hacı Osman’ın Zeytinliğinin altı - Peynirdere Köyü - Peynirdere Köprüsü - Elmalar Yol Çatı - Çilaşeler’in altı - Muratoğlu Değirmeni - Muratoğlu Değirmeni’nin üstü - Dutlu Değirmen - Bulanık Yol ayrımı - Hayvalı (Ayvalı) Mevkii - Bulanık Köyü - Bulanık Mevkii – Sürmen - Guzucak Yol ayrımı - Küçük Nacar Mezarlığı – Köprü - Küçük Nacar – Sarıkayalar - Ufacık Pınarlar (İğdecik) - Ağ Depe - İbolar Obası – Kubbe (1940  yılında kubbeli bir türbe vardı ve uçuruldu) - Çataloluk (Karapınar veya Odunsala) - Göğ Çayırın beri dere - Köpo Deresi - Göğ Çayırı (Buradan yol ikiye ayrılıyor; birisi Beşenli ve Merg (Boylu)’e, diğeri de Bozlar’a gidiyor. Ulu Yol’un devamı bu ikinci yoldur) – Cindepe - Beşenli Köyü - Bozdere’nin önü - Emiruşağı Köyü -  Tekne - Velan Çftliği - Merg Yazısı - Merg (Boylu) - Deli Ahmetlerin arazisi - Kazıklı Dere – Kazıklı - Böyük Gölün Deresi - Ali Haklı’nın bağı civarı - Caminin Çatı Deresi- Hatınoğlu - Büyük Cerid.

 

Ulu Yol’un devamı:

          Göğ Çayırı ile Bozlar arasındaki bu ikinci yol, Ulu Yol’un devamı  olan yoldur. Haddizatında tarihî Ulu Yol, Cin Depesi’nden sonra Tahtalı Köprü’ye varır ve buradan Bozlar’a gider.

          Bozlar’a gidilirse; Göğ Çayırı - Tahtalı Köprü (Cacık Deresi’nin üstündedir. Dere Ahır Dağı bitiminde doğar ve Beşenli, Bölükdamlar, Sakarkaya’nın içinden geçer, Köroğlu Galası’nın oradan ve aynı zamanda Göynük’ün kıblesinden Aksu Çayı’na karışır.) - Beşenli - Emiruşağı - Bozdere - Zeynepuşağı - Oruçpınarı - Cipil (Vadi gibi bir yerdir. Suyu bol olduğundan, suyu bol anlamına gelen ‘cipil’ adı verilmiştir.) - Bazlambaç (Burası düz bir yerdir. Düz ve tekerek bir yer olduğundan, bazlamaya benzemesi dolayısıyla  ‘Bazlambaç’ adını almıştır.) - Kürdün Sîrânî (Köylünün birinin eşeğinin palanının sıyrılması dolayısiyle bu ad verilmiştir.) - Isbatanlı Pınarı (Burada su boldur. Çevresinde yetişen ısbatan adlı yenilen bir od cinsinin bol olmasından dolayı bu ad verilmiştir.) - Gulyanlı veya Milyanlı (Küçük Üngüt) – Pulyanlı -  Gônük (Göynük) Çerkezleri (Tarlaların içinden Bozlar’a varılıyor.) - Bozlar.

          Bozlar’dan yol ikiye ayrılıyor, biri Büyük Cerid (Çağlayancerit)’e ve Küçük Cerid’e, diğeri de İnekli’ye gidiyor. Bu tarafa giden yol, Bozlar’ın içindeki Aksu Köprüsünden geçmektedir. Eğer İnekli tarafına gidilirse; yol güzergâhları Bozlar’dan itibaren Hamidiye – Başpınarı - İnekli Gölü (Buradan itibaren dağ arasından Gölbaşı’na gidiliyor.) – Azablı - Kehikli - Gölbaşı.

          Gölbaşı’ndan sonra yol üçe ayrılıyor. Bu ayrılan yollar :

          Birinci  yol : Çataltepe

          İkinci yol : Malatya

          Üçüncü yol : Tut

          Ulu Yol, hemen yukarıda belirttiğimiz gibi; Büyük Cerid’ten sonra Küçük Cerid’e ve buradan da Helete (Düzbağ)’ye bağlanır. Helete’den sonra, doğu istikametinde Gölbaşı’na; kuzey  istikametinde ise Darba’l - Hadât (Kısık)’ı ve Göksu Çayı’nı geçmek suretiyle Nurhak havalisine varılır.

          Adı geçen Darba’l - Hadât, Ceyhan üzerindeki Darba’l- Kankarûn gibi bir kısıktır. Ta Mısır’dan beri gelip, Dülük Baba (Gaziantep) ve Pazarcık (Bâdın-ı Sağîr ve Bâdın-ı Kebîr) istikametinden Elbistan’a ulaşan yol güzergâhı bu kısıktan geçer. Elbistan’dan sonra, Hunu (Arıtaş) ve Sarız’dan geçerek Kayseri tarafına, yani Yabanlu Pazarı (Pazarören)’na ulaşan yol, tarihî kervan yoludur. Bu yol aynı zamanda askerî  bir yoldur.

          Ulu Yol, çok çeşitli hizmet veren tarihî bir yoldur. Hem yaya yolu, hem gölük yolu, hem de bir göç yoludur; aynı zamanda askerî ve kervan yoludur.

 

          Büyük Cerid (Çağlayancerit) - Helete (Düzbağ) yolu ve yol güzergâhları:

          Motorlu taşıt araçlarının olmadığı dönemlerde sürekli kullanılan bir yol idi. Yaya veya binekli olarak  kullanılan bu yol, bir zamanlar  hayvanla 2,5 saat sürerdi.

          Güzergâhlar: Büyük Cerid – Aksu - Alaçık (Karapınar suyunun bulunduğu yer) - Höyük (Büyükçe bir hüyüktür ve Alaçığın Höyüğü denir. Yol hüyüğün kuzeyinden geçer.) - Gölet - Don Çökeği (Çamurlu çökek bir yerdir.) - Helete (Düzbağ).

 

            2. Yabanlu Pazarı Kervan Yolu

          Ömer Kaya, Ayran Pınarı ile Küçük Cerid arasında geçen ve aralarında Prof. Dr. Faruk Sümer’in de bulunduğu yaya yolculuğunu özet olarak şöyle anlatır:

           “Ayran Pınarı yakınında arabadan ayrıldık ve biz yaya olarak yola düştük. Araba geriye, Elbistan’a, oradan da Kahramanmaraş’a dönecek ve tekrar bizi karşı tarafta, yani Çağlayancerit’te bekleyecekti.

          Ayran Pınarı Mevkii: Üç yanı dağlarla çevrili küçük bir düzlüktür. Bir yanda davar sürüsü, bir yanda yılkı atı misali serbest bırakılmış at sürüsü. Hepsi de seyib ve sahipsiz; akıncı atları gibi dörtnala giriştikleri zaman fethetmedikleri köşe bucak kalmıyor. Yayla atlara dar geliyor. Tepeyi aşar aşmaz gelen serin bir hava Engizek’te yeni bir yaylaya geldiğimizi muştuluyordu. Bu ani değişiklikle hepimiz de üşüdük. Küçük bir çoban buranın Ayran Pınarı olduğunu söyledi. Kocaman davar sürüsünü babasıyla beraber yayıyordu. Barbara Hanım kuzulardan bir tanesini kucağına aldı, bir resim çektirdi. Yanılmıyorsam bu resim gazetelerde de çıkmıştı. Hatta  yanlışlıkla kuzu oğlak şeklinde yazılmıştı.

 Âb-u Hayat Obası: Burası Küçük Cerit  köyü yaylası ve obasıdır. Bitişik olduğu için pek sayamadım; üç veya dört evlik bir obadır ve birbirleriyle akrabadır. En yaşlıları olarak gördüğüm ve adının Mehmet Eskiyaş olduğunu öğrendiğim zata sorduğum zaman şaşırmıştım. Âb-u Hayat, bura için değişik bir ad  idi. Âb-u Hayat’ın hemen önünden küçük bir su akıyor, onun adı da Âb-u Hayat Pınarı imiş. Küçük Cerid’e gelirken hava soğuk olmasına rağmen doyasıya bir su içtim. Su şirin gelmişti. Bu belki de yediğim yağın damağımda kalan tadından ibaretti.

          Bizi Mehmet Eskiyaş namındaki o yaşlı karşıladı. Bu obanın en yaşlısı, sözü dinlenen, hatırı sayılan bir Cerid ulusu idi. Önce çocuğa, sonra da köpeklere kızdı; öyle bağırmadı, anlıyamadığım bir şeyler yaptı.

          Kusura bakmayın, buyurun, şöyle buyurun, dedi. Biz geride arkadaşlarımız var deyince, tekrar çocuğu çağırdı ona yine birşeyler söyledi. Yine ne dediğini anlayamamıştım, ama çocuk, o küçük çocuk o kocaman davar köpeğini aşağı doğru koşturarak götürünce farkettim. Köpeği uzaklaştırmasını tenbih etmişti. Adam geriye döndüğünde şaşırmıştı. Halinden belliydi. Herhalde arkada kalan misafirler bunlardır, diyordu. Bu  dağın başında kravatlı, hem de yaşlı bir adam, yanında da  bir kadın, kolları kızıl et… Erkekler neyse ama, ya o genç kadın burada neyin nesiydi? Gün görmüş adam belli olur; sabretti, bir şey sormadı, tebessümle yetindi. Soru yağmuruna tutup da bizleri  daha ilk anda tedirgin etmemişti. O sırada bir  genç geldi. Ben meraklarını giderdim, bu isabet olmuştu. Zira gelen genç  obanın korucusuymuş, ben söylemesem zaten o soracakmış. Daha sonra, “her gün nice insanlar gelip geçiyor, bilmezseniz olmuyor. Hadiseleri duyuyorsunuz, kusura bakmayın. Buyurun şöyle buyurun…” dedi. Dediği doğruydu. Bu ıssız dağ başında tedbir olmazsa yaşanır mı?..

          Saçını bir yana  yatırmış, dalgalandırmış; döşünde aynası ve tarağı, işte pervasız köylü delikanlısı budur. Dağ başında bile süslenmeyi, kendine bir çeki düzen vermeyi bırakmayan delikanlı budur. Şalvar eskimiş, ayakkabı yırtık olmuş ne çıkar, saçı taranmış ya, bir hoş bakıyor ya  o yeter. İki eliyle “hoş geldin” deyip de ellerimi sıktığı sırada  gücünü ve mizacını ortaya koymuştu. Elindeki iri parmak kemikleri ellerimi mengene gibi kavralamıştı. Barbara Hanım’ın elini utancından sıkamadı. Galiba yiğitte haya daha bir anlamlı oluyor.

          Genç, şüpheli gözlerle, yaşlı ise açık yürek ve apaçık sözlerle  buyur ettiler. Bizi uzunca bir odaya aldılar. Penceresi kıbleye bakan bu oda en aydınlık bir odaydı. Hem de etrafı muhafazalı ve kışın oturmaya en elverişli olanıydı. Âb-u Hayat suyunu, etrafındaki yemyeşil çayırlığı ve ekinleri seyreden pencereleri küçük de olsa huzur veriyordu. İster derenin içindeki çayır yeşilini, ister karşı tepelerin yamaçlarındaki kenger, keven yeşilini seyret, istersen hava açtığı zaman Engizek’in üstündeki masmavi gökyüzünü seyret, derinliklerine dal git. Ben buradan, bu dağ, bu dere tepeden kimler geldi geçti diye düşünüyordum ki, Hocamız ve Barbara Hanım:

          Gel Ömer Hoca, bak biz Ceridli kardeşimizin yayla yağını yiyoruz, diye çağırdılar. Ceridli  kadınlar içeride, çocuklar da dışarıda cirit oynar gibi dört dönüyor, sofra hazırlıyorlardı. Edebi gelip burada görmek ve göstermek gerek. Misafir düşkünü bu insanlar hizmet için yarışıyorlardı. Hoca:

          İşimiz acele hemen gitmemiz gerek, kusura kalmayın, fazla kalamıyacağız, dediği için sofra acele kurulmuştu. Her birimizin önüne bir tabak taze yağ ve bir bardak çay konuldu. Onlar için herhalde önemliydi ki, bisküvi de getirildi. Barbara Hanım’a Almanya’da böyle bir yağ yiyebildin mi? diye sordum. O da; Almanya’da yemedim ama Alpler’de de böyle güzel yağ olduğunu gördüm, dedi.

         Biraz önce bakışlarıyla, bu avrat da neci diyen Mehmet Eskiyaş, misafirlerinin bir inceleme, araştırma ekibi olduğunu yine soru sormadan öğrenmişti. Belli bey, diyordu. Asıl olan kendisinin belli olmasıydı, sakalını değirmende ağartmamıştı. Engizek yaz ortasında bile serin ve soğuktu. Mehmet Eskiyaş, yüzünde ne sertliği, ne de yumuşaklığı belli ediyordu. Engizek bu çeliğe iyi su vermişti. Her sözü yumuşak ve o kadar da etkiliydi. Bunu Hoca ve Barbara Hanım için birer beygir istediğimiz zaman daha iyi anladık. Mehmet Eskiyaş yaslıydı, Âb-u Hayat Obası yaslıydı. Zira Mehmet Eskiyaş’ın hanımı bir hafta önce ölmüştü ve dünyada bir dikili fidanı kalmıştı. Ondört yaşındaki Mehmet’ten gayrı kimsesi yoktu.

          “Hoca Efendi, bir köleniz var, güccük amma sizi Cerid (Küçük Cerit)’e kadar savar. Siz şu dar  vakitte yolu, izi bilemezsiniz. Bakın rahmet de düşüyor, ortalık da kararacak, gedemezsiniz,” diyordu.

         Fakat asıl mesele iki at bulabilmekti. Atın biri hazırdı, fakat şu yağmurlu havada gerek Hoca’yı ve gerekse Barbara Hanım’ı yürütmek zor olacaktı. Hem vakit de dardı. Atın biri hazırdı ve lâkin ikinci atın nalı eksik ve çakılması  gerekti. Nal bulunmuştu, çivi de bulunmuştu ya, atın ayağından düşmüş olan evvelki nalın çivisinin çekilmesi gerekiyordu. Kerpeten neredeydi? Ne sandık koydular, ne tâ, ne de köşe bucak hep aradılar, ama nafile bulamadılar. Ben, hayırlısı ne yapalım, bir atla idare edelim bari, dediysem de Mehmet Eskiyaş, başını salladı, dağılan saçlarını biraz daha dağıttı. Belli ki, utanıyordu, yüzü kıpkırmızı olmuştu.

Yok hocam, aserek de getse, sözüm ona bu hayvan sizi Cerid’e kadar götürecek. Çare yok götürecek… Elim (ilim) sahibi insanı severik, Allah sizden razı olsun, obamızı şenlendirdiniz. Hele o âbeynen namaz kılışın bizi, hanemizi sevindirdi. Vallaha diyom sana, buraya gelen beylerden ilk defa namaz kılan sizi gördüm, diyerek  ayağındaki çivili ata razı etmeye çalıştı.

          Gerçekten de namaz kılmak için seccade istediğim zaman Mehmet Eskiyaş’ın anası, gâh aşağı iniyor, gâh yukarı çıkıyor seccade arıyordu. Bu arada “namaz gurban, namaz gurban” diyerek sevincini açığa vuruyordu. Kadın seccadeyi buldu, getirdi ve kendi eliyle hazındamında buğday çuvallarının önüne serdi. Osman Sayın’la birlikte ikindi namazımızı kıldık. Bu namaz kıldığımız yer gönlümü ta eskilere götürdü. İçeride neler yoktu; buğday, bulgur çuvalından, darı sömeğine; soğan, sarımsak bağına, hasılı ekmek destesine kadar kışlık zahire doluydu. Zaten hazındamı kışlık zahirenin konduğu yerdi. Küçüklüğümde evimizde böyleydi; kışlık erzakın her nevi burada bulunurdu. Zamanımızda ulaşım araçları türlü kolaylıklar getirmiştir. Kış aylarında meyve sebzelerin ulaştırılmadığı yer kalmadı. Dolayısıyla bir kısım sebzeleri kurutarak saklamaya, meyvelerden çirler yapmaya da gerek kalmadı. Bir kışlık ekmeği üç beş gün  boyunca yaparak hazındamında yığın yığın bulundurmak gülünç olmaya başladı.

         Öğlen hareket ettik. Bir dereyi takiben ilerledik. Önde Osman Sayın, Yalçın Özalp ve H. Hüseyin Yılmaz vardı. Ben biraz geride kalmıştım. Daha doğrusu Âb-u Hayat suyunda abdestimi tazeledim ve aynı zamanda  Faruk Sümer Hoca’yı ve Barbara Kellner’i bekledim. Aşağıdan onları görebiliyordum. Önce Faruk Sümer Hoca’yı, daha sonra da Barbara Kellner Hanım’ı bindirdiler ve aşağı kadar uğurladılar.

 

                    Bir yanda kengeri, bir yanda keven

                    Yamaçta ekini, koyakta döven

                    Türkmen Oymağından Cerid’i öven

                    Ne söylese daha az dedi, derim.

 

Diye mırıldanarak yürüyordum; yağmur çiseliyordu. Az sonra yağmur şiddetini artırdı.

          Küçük kılavuzumuz; şu tepenin ardından sonra düzlüğe varıyoruz. Hemen şu buruna varırsak Küçük Cerid’e az kalır, ondan sonra da görünmeye başlar. Yok yok biraz ilerden sonra yol güzelleşir, diyerek karanlıkta rahatlamamızı istiyordu.

          Soğuk Pınar’a geldik. Burada davar yayan çocuklar ateş yakmış sinsin oynuyorlardı.

          Ferik Pınarı’na geldik, ama artık aşağıya doğru iniş başlamıştı. Ortalık karardıkça kararıyordu. Yağmur hala devam ediyordu. Bayan Barbara’ya Âb-u Hayat’ta yağmurda üşümeyeyim diye aldığım küçük battaniyeyi verdim. Bunu Mehmetle geri gönderecektim. Kısrağı durdurdum, Barbara Hanım’a:

          Biraz eğleş, şunu sırtına al. Belimden çıkardığım havluyu da göstererek, bak bunu da benim gibi iç çamaşırıyın altına koy ve üşüme, sonra hasta olursun. Gel in, ben atı tutarım; sen şu münasip yerde dediğimi yap, burası yayla, soğuk iyi dokunur, dedim. İnip bir kuytu yerde kendi kendine havluyu koysa iyi olurdu; havlu için beni düşündü ve almadı. Yalnız battaniyeye razı oldu ve üzerine örttü. Yine de sevindim, yağmurdan kurtulmuştu. Zaten epey ıslanmıştı. Yağmuru yedikçe üşümüş ve büzülmüş ve büzüldükçe de küçülmüştü. Nedense içime bir burukluk çöktü, üşümemesi için korumaya çalışmıştım, o da beni koruyordu.

         Sağımızda Mamo, solumuzda da Kuyu Yaylası yer alıyordu. Derken Isırganlı yaylasına geldik. Buraya Soylu Dere de deniliyormuş.

         Artık meşelik de iyice çoğalmaya başlamıştı. Bir meşenin gövdesine, dalına veya budağına çarpmamak için çok itina göstermek gerekiyordu. Gâh koşarak, gâh el yordamıyla sağı solu yoklayarak ilerliyorduk. Kılavuzumuz Mehmet :

          Aha Cerid göründü. Aha Cerid’e geldik. Ben demedim mi? Bakın yakıncacık yer. Hee bakın aha geldik, dedi. Öyle dedi ya, bize zor gelmişti. Yakıncacık yer, demesin mi? Gülüştük. Onun için yakındı, biz ise sırılsıklam olmuş üşüyorduk. Biraz daha acele ederek meşelikten indik, bahçe kenarlarındaki çitleri takibeden genişçe köy yoluna düştük. Artık rahat gidebiliyorduk. Bura geçtiğimiz yola nazaran düz asfalt sayılırdı. Nihayet ışıklar iyice belli oldu.

          Küçük Cerid’e geldik. Yolda konuştuğumuz gibi, çocuk bizi doğruca muhtarın evine götürdü. Nerelerden, nasıl geçtiğimizi  bilemeden Muhtar Yusuf  Sarıaltın’ın evine vardık. Bizi muhtarın amcası Ali Sarıaltın karşıladı, muhtarın odasına aldı. İçeri girdiğimizde birkaç kişi televizyon seyrediyordu. Ayağa kalktılar, saygıyla ve biraz da şaşırarak mukabil selamda bulundular. Bu dar vakitte gelen, perişan davetsiz misafirleri buyur ettiler. İki kişiden, yani benimle Osman Sayın’dan  gayrısı yaman ıslanmışlar ve üşümüşlerdi. Bilhassa Hoca ile Barbara  Hanım’ın dişleri çatırdıyordu, her an hasta olabilirlerdi. Hemen döşek yorgan getirdiler. Dört kişinin üzerine örttüler. Ne kadar üşüdükleri yatağın sarsılmasından belli oluyordu. Ben sırtımdaki avluyu ve belimdeki yağlık misali bezi çıkardım. Ceketten gömleğime kadar yaş geçmişti, ama bedenime daha ulaşamamıştı. Zaten epey bir zaman battaniyeyi üzerime tutarak gelmiştim. Barbara hanım, yorgandan başını çıkarıp:

         Senin sözünü dinlemedim, dinleseydim bu kadar üşümezdim, derken diğerleri gibi dişleri birbirine çat çat vurarak titriyordu. Hiç biri doğru dürüst konuşamıyordu.

          Ben kendimizi tanıttım, ne maksatla burada bulunduğumuzu anlattım. Çok memnun oldular. Ondan sonra telaş daha da yoğunlaştı. Namaz kılmak için su ve müsait bir yer rica ettiğim zaman her şey derhal yerine getirilmişti. Hakikaten her şey dakikti, herkes emre harfiyyen amade idi.

          Nedendir bilemiyorum, yani kesin bilemiyorum herkesi sevindiriyorduk. Muhtarın amcası Ali Sarıaltın da bizimle beraber namaz kıldı. Köylümüz sevdiğini iyi severdi, bunu biliyordum. Ali Sarıaltın beni kenara çekti kısa bazı sorular sordu ve bilgi aldı. Elli altmış yaşlarında vardı; sözün gelişinden neticeyi kavrayan bir insandı. Gece mutlaka gitmemiz gerektiğini belirttim, hatta bunun için bir vasıta bulma hususunda bize yardımcı olmasını rica ettim. Elbistan’dan beri gelip, bir arabanın bizi Çağlayancerit’te beklediğini anlattım. Hakikaten  çok üzülmüştü :

           Böyle bir misafir kafilesi evimize gelsin de onu bir kahvaltıyla savayım… Hoca sen beni yiyenim (muhtar)’le döğüştüreceksin. Buna Allah da razı olmaz, kulu da… Akşamın hayrından sabahın şerri yeğdir, sabah olsun bir kurban keseyim, ondan sonra güle güle gedin, dedi. Hatta velâ  havle çekerek bir süre böyle söylendi. Bir Cerid büyüğünü, misafirine hizmetten alıkoymuştum; gerçek anlamda kahroldu.

          Namazı kılıp, Ali Sarıaltın ile konuşmayı bitirdikten  sonra içeri girdik. İçeride nefis bir kahvaltı hazırlanmış bizi bekliyordu. Üşüyenler sıcak çayı hüpletdikçe yavaş yavaş kendine gelmeye başladı. Gelir gelmez yatağın içine girmeleri iyi olmuştu. Yatağa nasıl girdiklerini bilemeyenler, ancak yataktan çıkarken bir bayanla yorganın içine girdiklerinin farkına varmışlardı. Küçüklüğümdeki o kış tandırı aklıma geldi, gülmüştüm. Yatağın içindekiler gülmeyi beceremiyorlardı; ev sahipleri de utandıklarından gülemiyorlardı. Hani katıla katıla gülmeyi canı istemeyen yoktu. Sıcak çayı içtikçe canlandılar, titremeleri tamamen geride kaldı.

           Küçük Cerid ve Muhtar Sarıaltın’ın evinden köye yeni gelen küçük bir otobüsle ayrıldık. Yollar kapkaranlıktı, köy karanlığa gömülmüştü. “Tekrar bekleriz, yine buyurun, Allah sizden razı olsun, bizi unutmayın…” dilek ve temennileri içimizi aydınlatmıştı. Yaman insanlardı, yiğit insanlardı, cömert insanlardı, sıcak insanlardı. Artık Ceritliler’in elleri bizi karanlığa uğurlamışlardı; belli ki aşağıya doğru iniyorduk. Burada, Sümer Hoca, arkadaşlar Ceridler böyledir işte, dedi. Otobüste altı kişiydik, Çağlayancerit’e kadar istediğimiz yere oturabilecektik.

Çağlayancerit’e geldiğimizde pikabımızın  bizi beklediğini gördük. Akdere mahallesine gelmiştik, burada arabayı değiştirdik.”

 

          Pazarcık - Cerid Kervan Yolu  ve Güzergâhları:

          Bu yol, Yabanlu Pazarı kervan yolunun  Pazarcık - Cerid kısmıdır.

          Yol güzergâhları :

1. Pazarcık - Antep (Dülük)’ten gelen ve Narlı’dan geçtiğini sandığım kervan Pazarcık’a gelir. Aksu geçişi Ulubahçe (Bâdın-ı Kebîr veya yukarı Bâdın) istikametinde veya biraz yukarısındadır. Buradan Aksu (1347’de Araboğlu namındaki bir zat tarafından halktan para toplanarak yapılan) bir köprü ile geçilir. Bu köprüye en yakın köy, Köprünün poyrazında bulunan Terolar köyüdür. Ta başından itibaren Cerid’e kadar yol hep Aksu’nun solunu (batısını)  takip ederek gider. Hatta ilerideki Göynük ve Bozlar’da da durum aynıdır.

2. Büyük Pınar: Yukarı Pazarcık (Bâdın-ı Sagîr) ile Ulubahçe arasında bir yerdir.

3. Nalça Yeri: Aksu’nun berisinde bağların bulunduğu yerdir.

4. Göğ Alan: Bağların bulunduğu yer ile Aksu arası.

5. Aksu Köprüsü: Kartalkaya Baraj gölü içinde kalmıştır. Barajdan önce sadece ayakları duruyordu.

6. Döndükler:

7. İlyaslar: Bu obaya Aylazlar da denilir.

8. Musolar: Pazarcık’a 15 km.mesafededir. Buraya en yakın köy doğusundaki Esme Pınarı’dır.

9. Kısık Deresi:

10. Sokular (Soku Milyanlı): Buraya en yakın köy Sakarkaya’dır

11. Uzungeliş Yazısı: Buraya Kavak da denilir.

12. Gülleli Ziyaret: Sakarkaya’ya yakın bir tepedir ve üzerinde bir ziyaret yeri vardır. Ziyaretin iki yanında, beyaz taştan ve her birini bir adamın zor kaldırabileceği  iki gülle vardır.

13. Kısık:

14. Muso’n Köprüsü : Sakarkaya’nın altındadır. İki ayaklı ve  kantarması sudan 8 m. yükseklikte olan  tarihî bir köprüdür.

15. Sakarkaya’nın batısında ve Büyük Nacar’ın kuzeyinde bulunan Kandil Dağı’nın güney doğusundan geçilir. Dağın en yüksek tepesi Sakıbaba tepesidir. Vaktınde bu dağda geyik avlayan meşhur Çağlayancerit avcıları; İbiş Öztürk, Kör Hasan ve kardeşi Hacı’dır.

16. Göynük: 300 hane civarında bir köydür. Bozlar’a 3 km. mesafededir. Aksu’ya biraz mesafeli olmakla beraber düz bir alandadır ve yeşillik içindedir.

17. Bozlar: Güney doğusu göl havalisine, kuzey doğusu da Aksu Deresi’ne bakan hafif bir tepe üzerindedir. Aslında tarihin, toprağın dışına fırladığı açıkça görülen bir ören yeridir. Çağlayancerit’in bir beldesi olan Bozlar’ın bir tarafı Çağlayancerit’ten gelen Aksu düzlüğüne, diğer tarafı da İnekli Göl düzlüğüne dayanır. Tarihi sinesinde saklamaya çalışan yemyeşil bir beldedir. Buraya en yakın köyler şunlardır: Doğusunda: Başpınar  (3 km.), Abbasiye (2 km.) Güney  doğusunda : Göynük (3 km) Güney batısında : Bayırlı bulunmaktadır.

18.Kavşak : Burası Aksu, Çağlayancerit ve Küçük Cerid yol kavşağıdır. Kavşağa en yakın yer Akdere’dir. Kavşak’taki bahçeliğe “Arabın Bahçesi” denilir. Burası daha önce izah edildiği üzere meşhur bir bahçeliktir.

 

 

          Çağlayancerit’te Gölükçüler :

          Çağlayancerit’ten Pazarcık’a gölükçüler bir günde gider gelirdi. Ama Maraş’a gidip gelemezlerdi. Bir gün gider, bir gün gelirlerdi. Gece giderler, gündüz akşama kadar işlerini bitirirler ve akşamleyin geri dönerlerdi.

 

          Çağlayancerit’te Hızlı Yol Yürüyenler :

          Osman Durmaz; 12 saatlik Maraş yolunu rahat yürürdü. Sabahleyin 7’de buradan çıkar, Maraş’a gider ve geri dönerdi.

          Culfa Omar; hızlı yol yürüyen deyince ilk akla gelenlerden biri de budur.

          Çağlayancerit’te bir hasta varmış. Birileri hastaya, “portakal olsa da versek, mübarek eyi gelirmiş” demiş. Bunun üzerine “Culfa Omar’ı bulak o tez gider, gelir” demişler. Omar’a haber vermişler. O da gitmiş, Maraş’tan portakalı alıp gelmiş. İkindin üzeri biri Omar’ı görünce, “yahu millet seni arıyor, sen burada dolaşıyorsun. Seni Maraş’a salıcılarmış…” derken bir başkası gelip; “Yahu hani sen Maraş’a gediciydin, zavallı adama portakal getiriciydin?..” deyince o da  “He gettim, getirdim, teslim ettim” der.

          Çağlayancerit havalisini Kahramanmaraş’a bağlayan yollara Gölükçü yolları, Göç yolları (yaylacı yolları) gibi isimler verilmiştir.

            Mevcut yollara verilen isimler ise:

1. Sanat  yapılı  köy yolları,

2. Sanat yapısız köy yolları,

3. Mutasavver   köy yollarıdır.

Çağlayancerit - Umutlu ve Hombur Ahır Dağı üzerinden giden yol dışında diğerleri sanat yapılı köy yolları sınıfında iken bir çoğu asfaltlanmıştır. Bunlar zamanla daha da güzelleşecektir. Eğer bir gün Küçük Göl, Kara Göl, Yedi Kuyu, Milcan yolunu asfaltlı görürsek şaşmayalım; gün gelecek yörenin güzelliği daha iyi anlaşılacaktır.

 

          21- TAŞINIR VE TAŞINMAZ KÜLTÜR VE TABİAT VARLIKLARI :

A. Taşınmaz Kültür Varlıkları :

               1. Kaya Mezarlıkları :  Çağlayancerit ile Düzbağ (Helete) arasındaki Alacık Mevkiinde  Höyük  mezar şeklinde kayalar vardır.

               2. Yazılı, resimli ve kabartmalı kayalar : Engizek yolu üzerinde yazılı büyük bir kaya varmış, zamanla parçalanmış.

               3. Höyükler : İlçenin doğusunda, Karafiraz ve Küvecik Tepesi  vardır.

               İlçenin kuzeyinde, Karabelan adında bir höyük vardır. Höyük Karabelan Tepesindedir. Höyüğün taban alanı 4-5 dönüm, tepesi ise 2-3 dönüm kadardır. Yüksekliği ise 50 m. civarındadır.

               4. Kale, hisar, sur v.s. : Aksu’nun gözünde Kız Kalesi vardır.

               5. Harabeler, kervansaraylar v.s.: Engizek Dağı’nın arkasında (kuzey tarafında) Ayranpınar civarında, yani Âbu Hayat ile Göksu arasında bir kervansaray vardır. Kervansaray tamamen harabolmuştur, yalnız yeri bellidir.

              6. Köprüler, su kemerleri, su yolları v.s.: İlçe içinde birkaç tane köprü vardır. Bu köprülerden bir kısmı ağaç, bir kısmı da taş yapılıdır. Zorkun deresi üzerinde bulunan 4 köprüden en eskisi,  Cami civarındaki kemerli taş  köprüdür. Bu köprünün ne zaman yapıldığı bilinmiyor.

               Aksu mahallesinin Kısık mevkiinde bulunan su kanalı  tamamen kisten yapılmıştır. Bu kanalla zamanının önemli bir yerleşim yeri olan Göynük’e  su götürüldüğü sanılmaktadır.

               7. Tarihî yol kalıntıları, mesafe taşları v.s: Bkz.  Yollar.

               8. Sunaklar, rıhtımlar, tarihî saraylar : Bozlar’ın saray kalıntıları vardır.

               9. Camiler, mescidler, musallalar, namazgâhlar:

               Keziban Hatun Camii (Ulu Camii): İlçenin en eski camisidir. Cumhuriyet öncesinde ilk Ceridlerin yerleşimi ile yapılmış ve daha önce anlatıldığı üzere Cuma namazı kılınabilen fermanlı bir camiidir.

            Keziban Hatun Camii yapım tarihi belli olmayan eski camiilerdendir. Minaresi 1976 yılında yapılmıştır.

            Söylentiye göre; buraya ilk gelen evler çoğalarak kabilelere dönüştüğü, yani nüfusun artmaya başladığı bir zamanda artık namazgahta namaz kılma zamanının geçtiğini düşündüler. İlk yapılan basit mescit zamanla ihtiyaca cevap vermez hale gelince Cerid’liler buraya bir cami yapmaya karar verdi.

            Cuma namazı kılınabilecek bir caminin yapımı bir hayli külfet isteyen bir işti. Cami yapımı için gerekli taş ve ağaçlar çevreden tedarik edilse dahi ehil bir ustanın bulunması ve onun ücretinin ödenmesi Cerid’lilerin bütçesini zorlayacaktı. Üstelik camiinin yapılacağı yer de tartışma konusu idi. Göz’ün başına, kayalıklar üzerine Cami inşaatı yaptırmak mümkün değil diyenler vardı. Elli-altmış direkli kıl çadır sahibi Kezban adında bir hatun, erkeklerin arasından boyunu göstererek kendini belli eder. Köylünün iki şak olduğu yerden, başında altın, gümüş ve peneslerle süslü başlığı, elinde kamçısı ile üçeteğininyanına vurarak yavaş yavaş ortaya doğru gelir. Uzun konçlu gülşefteli yemenisi ile yeri incitmeden geldiği orta yerde, bir taşın üzerine sol ayağını kor ve ustaya:

            - Duyduğum kadarıyla köylüye, buraya cami inşa edilmez demişsin, söyle bakalım senden başka usta başı var mı?

            Usta:

            - Bizi çağırdılar geldik. Ben taş ustasıyım. Bunlar da galfalarım. Buraya cami yapılmaz demem şundan ötürü oldu. Yer olduğu gibi kayalık, külünk bile zor çalışır. Size pahalıya mal olur. Bize para lazım, amma size yazık olur. Bu yüzden olmaz dedim, gene de olmaz diyom, der.

            Kezban Hatun, belindeki kemerin içinden örme bir kese çıkarır, ustanın önüne atar. Kese yere düşer düşmez içinden çil çil altınlar etrafa dağılıverir.

            Kese yerde yatarken, Kezban Hatun ustaya:

            - Usta, uzun söze gerek yok, bu kesenin üstüne inşaat yapılır mı yapılmaz mı? Der.

            Usta daha elini atmadan kazanacağı altınları görünce, sözü uzatmaz ve tek söz söyler:

Hatun, kesenin üstüne inşaat yapılır, yapılır, der.

Böylece caminin inşaatına başlanılır. Köylülerin de yardımıyla kısa zamanda bitirilir. Şu andaki taş yapı sonradan yapılmıştır. Cami önü yakın zamana kadar Pazar yeri olarak da kullanılıyordu. Ama günümüzde Pazar kalktı ve cami altındaki dükkanlar da eski önemini kaybetti.

               Köprübaşı Camii : Hâfız Ahmet evinin bir kısmını cami yaptı ki, yeni camilerdendir.

               Garaj Camii: Ali Onaran’ın arsası üzerine yapılmıştır. Yeni camilerdendir.

               Engizek’te 2 cami, Aksu’da 1 camii, Akdere’de  1 camii,  yeni camilerdendir.

             10. Mezarlıklar: İlçenin doğusunda, Sağlık Ocağı yanında Gâvur Gabırlığı denen bir mezarlık yeri vardı; lâkin yeri belirsiz ve kaybolmuş durumdadır.

İlçe mezarlığı  Fatih mahallesi içindedir. Bu ilk mevcut mezarlığın ortasından bir vakitler yol geçerdi. Ayrıca üç ayrı mahallede küçük mahalle mezarlıkları vardır. Akdere’de, Engizek’te, Aksu’da  birer mezarlık vardır. Engizek’e giderken eski bir mezar yeri daha  vardır. Bunu eski mezar yerlerinden anlıyoruz.

            Uşak Ölen Yer : Mustafa Öztürk’ün ve Hacı Ömer Boğaz’ın anlattıklarına göre; ilçenin kuzeyinde bulunan ve “Uşak Kırılan Yer” veya “Uşak Ölen Yer” adıyla anılan mezarlığın hikâyesidir.                  

            Bozlar ve  Göynük Ermenileri, Helete ve Cerid ile sürekli savaş halinde bulunur. İşte bu çatışmaların birinde Ceridliler yalnız olduğu bir zamanda gafil avlanırlar. Yalnız ve düşmana karşı zayıf bir durumda  kaldıkları için çatışma sonunda  bir hayli Ceridli telef olur. Göcek Deresi’nde Tecirliler’in baskınına uğrayan Döngelliler gibi, çaresiz ziyan olurlar. Bu acı olayın hatırası olarak; hadisenin olduğu yere “Uşak Ölen Yer” denilmiştir. Mezarlıkta, o günden beri duran ve acı hatırayı günümüze kadar taşıyan epey mezar taşı vardır.

            11. Kabartmalar, mozaikler v.s. : Küçük Cerit’te mozaik kalıntıları ortaya çıkmıştır.

    

             B. Taşınmaz Tabiat varlıkları :

             Tarihî mağaralar, kaya sığınakları: Bkz. Mevkiler (civarındaki mağaralar)

             Özellik gösteren ağaç ve ağaç toplulukları: Bkz. Ağaçlar.

         

                                               22-  S A Ğ L I K :

         Ali Onaran, Büyük Cerid’te çıkan cüzzam  hastalığı konusunda şu kısa bilgiyi verdi.

         “1950’li yıllarda idi, Cerid’te bir cüzzam hastalığı çıktı. Önceleri ne olduğunu bilemedik. Maraş’a gidenlerden bir iki kişinin durumu belli olunca, bakanlığa  müracaat ettim; ilgi gördü ki, Ankara’dan bir doktor geldi. Doktor yanındaki ekibiyle bir tarama yaptı. Sağlık taraması sırasında  31 tane cüzzamlı vaka olduğu tesbit edildi. Bu hastaları Maraş’a götürdük. Doktorun bilgisi ışığında vilâyet  gerekli desteği verdi. Yağcılar’ın otobüsü ile hastaları Elazığ’a gönderdik. 3-5 yıl içinde, gidenlerden bir kaçının öldüğünü öğrendik. Birkaç kişinin dışında, gidenlerin  bir çoğu sağlam olarak döndüler. Bundan sonra  böyle bir vaka görmedik.”

            İlçedeki tek sağlık ocağı 1969 yılında ilçe girişine yapıldı. Sağlık ocağında görev yapan ilk doktor İzmir’li Mehmet Tüysüz’dür. Sağlık ocağında görev yapan doktorların tamamı pratisyen hekim olup, branş hekimliğini kazanınca ilçeden ayrılmaktadırlar. Dolayısıyla bugüne kadar uzun süreli görev yapan doktor çıkmamıştır.

            İlçede Ali Onaran’ın bahsettiği türden afet sayılabilecek bir hastalık yeniden vukubulmamıştır. Sağlık ocağında zaman zaman 1’den fazla doktorun birarada çalıştıkları olmuşsa da halen 1969’lu yıllardaki gibi tek doktor görev yapmaktadır.

            Tek sağlık ocağı ve tek doktorun kocaman bir ilçe merkezinin ihtiyacına cevap veremeyeceği bilinen bir gerçektir. Sağlık ocağının mevcut kadrosu 1 doktor, 2 sağlık memuru, 1 hemşire, 1 memur, 1 şoför ve 2 hizmetliden oluşmaktadır. Sağlık ocağında teknisyen olmadığından hizmetliler röntgen teknisyeni olarak da çalışmaktadırlar. 2 sağlık memurundan biri ise görevi ile ilgisiz olarak yeşil kart evraklarına bakmaktadır. Sağlık ocağında teknik donanım açısından hiçbir alet bulunmamakta olup ağır hastalar serum takılarak şehir merkezine nakledilmekte, dolayısıyla da özellikle kış aylarında yolda bir çok hasta vefat etmektedir.

                                                        KAYNAKÇA

AKKAYA, Nevin. 2003. Dadaloğlu’nun Şiirlerindeki Tarihi Olaylar ve Bu Olaylarda Yer Alan Özel Kişi Adları, Çukurova Üniversitesi Türkoloji Araştırmaları Merkezi, Sempozyum Bildirisi, http:/turkoloji.cu.edu.tr/SEMPOZBIL/ akkaya.asp.

ALBAYRAK, Nurettin. 1999. Dadaloğlu, Timaş Yayınları, İstanbul.

ARAS, Mutan Hamdi. 2003. Ceridoğlu Sipahi Beylerinin Soykütüğü Üzerine Bir İnceleme, www.tarihvakfi.org.tr.

ATALAY, Besim. 1973. Maraş Tarihi ve Coğrafyası, Dizerkonca Matbaası, İstanbul.

ATILGAN, Mehmet. 2001. Çukurova’dan Kaman’a Dadaloğlu, Kaman Belediyesi yayını, Kırşehir.

BAYAZIT, Bekir Sami. 1989. 1865-1866 Kürt-Dağı, Cebel’i Bereket Kozanoğlu’ları İsyanı ve Güneydeki Aşiretlerin İskanları, Kültür Eğitim Tesisleri, Antakya.

BAYAZIT, Bekir Sami. 1998. Kahramanmaraş’ta Bayazıdoğulları, Ukde Yayınları, Kahramanmaraş.

BÜYÜK LAROUSSE. 1986. Milliyet Yayınları, İstanbul.

CEVDET PAŞA, Ahmed. 1980. Maruzat, Çağrı Yayınları, İstanbul.

CEVDET PAŞA, Ahmed. 1991. Tezakir, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara.

EYİCİL, Ahmet. 1998. Maraş’ta 1855’te Tecirli Aşiretinin İsyanı, Tarih Araştırmaları Dergisi, Sayı 30, Ankara.

GÜNDÜZ, Tufan. 2002. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi “Konar-Göçer” Maddesi, c. 6, sh. 162, Ankara

HALAÇOĞLU, Yusuf. 1991. XVIII. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nun İskan Siyaseti ve Aşiretlerin Yerleştirilmesi, Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara.

HALAÇOĞLU, Yusuf. 1996. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi “Fırka-i Islahiye” Maddesi, c. 13, sh. 36, İstanbul

KAMAN Belediyesi. 2003. http./www.kamanbelediyesi.org/syf/

dadaloğlu.htm.

KARTEKİN, Enver. 1979. Ramazanoğulları Beyliği Tarihi, Doğuş Matbaası, İstanbul.

KAYA, Ömer. 2003. Elbistan - Maraş Hanları ve Yol Güzergahları, c. 1, Memleket Gazetesi, Kahramanmaraş

KAYA, Ömer. 2003. Ulu Yol, Alkış Dergisi, Yıl: 2, Sayı: 10-11, Kahramanmaraş.

KUTSİ, Tahir. 1987. Dadaloğlu, Toker Yayınları, İstanbul.

MERÇİL, Erdoğan. 1985. Müslüman – Türk Devletleri Tarihi, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayını, İstanbul.

MİRZAOĞLU, F. Gülay. 1994. Çukurova’da Yaşayan Cerid Türkmenleri’nde Halk Hikayeciliği ve Halk Hikayeleri, Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara.

MİRZAOĞLU, F. Gülay. 2003. Çukurova Bozlağı, Binboğa Yayınları, Ankara.

ORHONLU, Cengiz. 1987. Osmanlı İmparatorluğunda Aşiretlerin İskanı, Eren Yayıncılık, İstanbul.

ÖZDEMİR, Ahmet Z. 1985. Avşarlar ve Dadaloğlu, Dayanışma Yayınları, Ankara.

ÖZTELLİ, Cahit. 1984. Köroğlu Dadaloğlu Kuloğlu, Özgür Yayın Dağıtım, İstanbul.

ÖZTÜRK, Said. 2000. Çağlayancerid İlçesi’nin Gelişmişlik Düzeyi, Kurtuluş Dergisi, Kahramanmaraş.

REFİK, Ahmet. 1989. Anadolu’da Türk Aşiretleri, Enderun Kitabevi, İstanbul.

SAKALLI, Ahmet. 2003. Cerid Aşireti ve Çağlayan Cerid İlçesi, KSÜ Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü, Yayınlanmamış Lisans Tezi, Kahramanmaraş.

SANSAR, M. Fatih. 2003. Tanzimat Döneminde Bir İskan Modeli Fırka-i Islahiye ve Güney Anadolu’nun İskanı, Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Tarih Anabilim Dalı, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Van.

SARIKAYA, Mehmet Saffet. 2003. Anadolu Aleviliğinin Tarihi Arka Planı, Ötüken Neşriyat, İstanbul.

SÜMER, Faruk. 1963. Çukurova Tarihine Dair Araştırmalar, Tarih Araştırmaları Dergisi, Cilt: 1, Sayı: 1, Ankara.

SÜMER, Faruk. 1976. Safevi Devletinin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü, Selçuklu Tarih ve Medeniyetleri Enstitüsü Yayını, Ankara.

SÜMER, Faruk. 1985. Yabanlu Pazarı, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yayını, İstanbul.

SÜMER, Faruk. 1988. Ceridler, Türk Dünyası Tarih Dergisi, Sayı: 24, İstanbul.

SÜMER, Faruk. 1999. Tarihleri – Boy Teşkilatı Destanları Oğuzlar (Türkmenler), Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yayını, İstanbul.

TÜRKAY, Cevdet. 2001. Oymak Aşiret ve Cemaatler, İşaret Yayınları, İstanbul.

UZUNÇARŞILI, İ. Hakkı. 1984. Anadolu Beylikleri ve Akkoyunlu, Karakoyunlu Devletleri, Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara.

YAĞCI, Öner. 1996. Dadaloğlu Yaşamı ve Bütün Şiirleri, Gün Yayıncılık, İstanbul.

YALMAN, Ali Rıza. 2000. Cenup’ta Türkmen Oymakları, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara.

YURTSEVER, Cezmi. 1983. Ermeni Terör Merkezi Kilikya Kilisesi, Bayrak Yayımcılık – Matbaacılık Koll. Şti., İstanbul.

                                                        (SON)

 

     Bu sayfa 20 Kasım 2014 tarihine kadar (15015) ziyaretci tarafından okunmuştur.